Topkapı Sarayı Sesli Rehberi

Topkapı Sarayı Sesli Rehberi

1 Topkapı Sarayı Giriş

1 Topkapı Sarayı Giriş

Merhaba! Ben Oğulcan Özdil. Profesyonel turist rehberliği kariyerimde gezmeyi ve gezdirmeyi en çok sevdiğim yerlerden biri olan Topkapı Sarayını sizlere hazırlamış olduğum bu ücretsiz projede anlatmaya çalışacağım. Umarım sizler beni turdan sonra en az Topkapı Sarayı kadar iyi tanıyacaksınız. Bir bütün olarak tasarladığım bu geziyi sizler tercihinize göre dilediğiniz bölümden dinleyebilir ve rotanıza göre kullanabilirsiniz. Ben sesli rehberi oluştururken planımı en etkili olduğunu düşündüğüm, kapsamlı bir rotayla sıraladım. Buna göre ziyaretimiz birinci kapıdan başlayarak sırasıyla ilk avlu, ikinci avlu, Harem, üçüncü avlu ve son avlu şeklinde tamamlanacaktır. Ziyaret süreniz hakkında bir tahminde bulunmak pek mümkün değil. Sarayın ziyaretçi yoğunluğuna göre değişiklik göstereceği kanaatindeyim. Herkesin bir başlangıca ihtiyacı vardır. Sizinle bir kez daha bu başlangıç heyecanını paylaşmama fırsat verdiğiniz için teşekkür ederim.

2 Topkapı Sarayı’nın Kısa Tarihi

2 Topkapı Sarayı'nın Kısa Tarihi

Topkapı Sarayı, Osmanlı sultanlarının ikametgâhıdır. İstanbul fatihi sonrasında ikinci Mehmed tarafından 1460’ta yaptırılmış ve bazı ilavelerle 19. yüzyıl ortalarına kadar Osmanlı padişahları ve saray halkı burada ikamet etmiştir. 19. yüzyılın devlet protokolü ve merasimleri dolayısıyla saray yetersiz kalmış ve 1830’lardan itibaren Sultan II. Mahmud oğlu Sultan Abdülmecid Han da burada pek ikamet etmemiştir ve 1850’lerin başında Türk sultanları Boğaz’daki Dolmabahçe Sarayı gibi yapılara taşınmışlardır. Daha sonra saray 1924’ten itibaren müze olarak ziyarete açılmıştır.

Topkapı Sarayı günümüzde 4 genel avlu ve ayrıca ünlü Harem gibi departmanlara sahip bir yapılar kompleksidir. Sarayın planı; çeşitli avlular ve bahçeler arasında devlet işlerine ayrılmış daireler, hükümdarın ikametgâhı olacak bina ve köşkler ile sarayda yaşayan görevlilere mahsus binalardan müteşekkildir. Yapılar, geniş bir alana serpiştirilmiş şekildedir. Bu yapılar topluluğu her ne kadar bu sesli rehberde bireysel olarak anlatılacak olsalar da Topkapı Sarayının bir bütün olduğu unutulmamalıdır. Saray tarihinde her bir avlu ve elbette yapılar bugünkü durumlarından ziyade farklı amaçlarda kullanıldılar. Fatih Sultan Mehmed tarafından 1453’te fethedilen İstanbul, ve Topkapı Sarayı fethi takip eden yıllarda Osmanlı İmparatorluğu’nun idare merkezi oldu.

İstanbul’un hemen hemen her döneminde merkezi olmuş ve öyle kabul edilmiş olan Topkapı Sarayının konumu elbette tesadüfi değildir. Bununla birlikte Osmanlı İstanbul’unun da merkezi olarak 400 yıl boyunca kabul görmüştür. Ziyaretimize karşımıza çıkan ilk kapıyı geçerek başlayalım.

3 Birinci Kapı ve İlk Avlu

3 Birinci Kapı ve İlk Avlu

Topkapı Sarayı’nın etrafı karadan “Sur-ı Sultani” dediğimiz duvarlarla, deniz tarafından ise Doğu Roma surları ile çevrelenmiştir. Bu geniş saha, yaklaşık 700 bin metre karedir. Bu alanın yine yaklaşık 80.000 metrekaresini binalar kaplamaktadır. Geri kalan mühim kısım ise hasbahçelere ayrılmıştır. Osmanlı zevkinin ve inceliğinin birer timsali olan, çiçeklerle ve bahçelerle tasarlanmıştır. Topkapı’nın birinci avlusuna “ Bâb-ı Hümâyûn / Emperyal Kapı” denen kapıdan girilir.

Kapının hemen üstünde stilize edilmiş yazı şeklinde Kur’an-ı Kerimin Hicr Suresinden 45–48 ayetleri yazılıdır. Burada “Şüphesiz Allah’a karşı gelmekten sakınanlar, cennetler içinde ve pınarlar başındadır. Onlara, “Girin oraya esenlikle, güven içinde” denilir. Biz, onların gönüllerindeki kini söküp attık; onlar artık köşkler üzerinde karşı karşıya oturan kardeşler olacaklar. Onlara orada hiçbir yorgunluk gelmeyecek ve onlar, oradan çıkarılmayacaklardır.” yazmaktadır. Oldukça anlamlı seçilmiş bu sözler bizlere aslında içeride neler göreceğimizi anlattığı kadar, saray ile kurulan ilahi bağlantı ve yönetenlerin zihin dünyasına dair bir kesit sunuyor.

Bâb-ı Hümâyûn sürekli nöbet tutulan bir kapıydı ve günümüzde de müzenin birinci avlusuna giriş yapmadan güvenlik kontrolleri de burada yapılmaktadır. Kapıdan geçer geçmez avluyu henüz görmeden ilerde güvenliği ve hemen sağınızda İstanbul’un ihtişamını birazda olsa görme fırsatı edineceksiniz.

Eskiden sarayda işleri olanlar, ziyaretçiler, buradan geçerek birinci avluya girişlerini yaparlar, içerde çalışan yakınlarıyla görüşürler veya sarayın ilgili bölümleriyle olan işlerini görürlerdi.

4 Aya İrini

4 Aya İrini

Birinci Avlu’da göze çarpan ilk büyük bina, bir Roma yapısı olan Aya İrini Kilisesi’dir. Asırlar boyunca sarayın silah deposu olarak kullanılmış, XIX. yüzyılda müze haline getirilmişti. 1940 yılına kadar askerî müze olarak kullanılmış, günümüzde ise konser salonu olarak da kullanılmış olan bu yapı “İlâhî huzur” veya “Kutsal barış” anlamını taşıyan Aya İrini (Hagia Eirene) Kilisesi adıyla inşa edilmiştir. Orijinal yapı küçükken, Romanın Doğu’da şehri başkenti haline geldiğinde Büyük Konstantin tarafından genişletilip güzelleştirilmiş ve kilise on sekiz yıl süren iç savaş sonrası şehrin kurucusunun Roma dünyasına kazandırdığı sakin dönemin onuruna “barış”a adanarak bu anlama gelen “İrini” adıyla milattan sonra 4. yüzyılda neredeyse tekrar inşa edilmiştir. Bu yapı her ne kadar milattan sonra 6. yüzyıla kadar gelebildi ise de, 532 yılının Nika adı verilen isyanında, ayaklanma sırasında büyük zarar görmüştür. Kilisenin restorasyonu Justinianus’un (aynı zamanda Ayasofyayı inşa ettiren imparator) isyancıların yaktıkları yerler üzerinde geliştirdiği geniş yeniden inşa planının içinde yer almaktadır. Yapı bundan hemen sonra yine bir yangın ile karşılaşmış, iç avlusu tekrar inşa ettirilip, tarih boyunca çeşitli tamirler ve değişiklikler görerek günümüze ulaşmıştır.

5 Darphane

5 Darphane

Darphâne-i Âmire, Osmanlı Devletinden günümüze ulaşan mimari ve endüstriyel özellikleriyle önemli bir kültürel miras değerine sahip yapılardan oluşan bir yapı topluluğudur. Topkapı Sarayı’nın birinci avlusu (Alay Meydanı) içinde yer alan bu bölüm, hemen solunuzda, Aya İrinin yanında konumlanmış, Osmanlı döneminde önceleri saray teşkilatının Sarayın ihtiyaçları için üretim gerçekleştirdikleri bir alan olarak işlev görmüş, 18. Yüzyıldan itibaren ise para üretiminin merkezi olmuştur. Topkapı Sarayı Darphâne binaları, zamanla yaşanan yangınlar, depremler ve idari değişikliklerle günümüze ulaşmıştır. 1967 yılında üretim faaliyetlerinin yeni binaya taşınmasının ardından bu tarihi yapılar çeşitli kurumlarca farklı amaçlarla kullanılmıştır.

6 Birinci Avluya Ait Diğer Detaylar

6 Birinci Avluya Ait Diğer Detaylar

Alay meydanı olarak da adlandırdığımız bu avludaki bütün yapılar maalesef günümüze ulaşamadılar. Sizler biletlerinizi bu avluda ikinci kapıya gelmeden aldıktan sonra Selam Kapısı olarak adı verilen ikinci kapıyı göreceksiniz. Bu kaybolan yapılardan biri, Deavi Köşkü adı verilen halkın arzuhâllerinin verildiği yer hemen burada bulunmaktaydı. Deavi Köşkü’nde ilgili personel Kubbealtı denilen konsül vezirlerinden birinin gözetimi altında çalışırdı. Anlayacağınız üzere ilk avlunun sarayın diğer bölümlerinin de olduğu kadar yaşayan ve işlevsel birçok özelliği vardı. Şimdi dilerseniz ikinci kapıya bakalım ve ikinci avluyla yolumuza devam edelim.

7 2. Kapı (Bâbüsselâm) ve 2. Avlu

7 2. Kapı (Bâbüsselâm) ve 2. Avlu

Birinci avlunun sağından ilerleyerek bugün göremeyeceğiniz sarayın eski fırınlarını, odun depolarını ve iç cephaneyi geçtikten sonra adeta hem sağ hem solunda miğfer başlıkları gibi yükselen kuleleriyle “Selam Kapısını” göreceksiniz. Bu görkemli yapı sarayın en sembolik yapılarından.

Bâbü’s Selam (gişelerin bulunduğu kapı), devletin yönetildiği bölüme açılır. Buradan içeriye atla sadece padişah geçebilirdi. Muhtemelen ilk yapılan eski kapı bugün gördüğümüz kapıya göre oldukça sade idi. Saray için basılmış eski gravürlerde bu kapının yine iki kuleli tasvir edildiğini görüyoruz. Lakin bugünkü ihtişamlı yapısına XVI. yüzyılda, Sultan Süleyman (Kanuni) zamanında ulaşmıştır. Bu kapılar da sarayın diğer yapıları gibi işlevseldi. Sadece kapatılıp, açılmak için yapılmamışlardı. Selam Kapısının hemen yanında kapıcıbaşı dairesi ile kapıcılar koğuşu bulunuyordu. Fotoğraflarınızı çektiyseniz ikinci avluya doğru ilerleyelim. Kapıdan geçerken bilet kontrolü yapılacağını hatırlatmak isterim.

Henüz daha ikinci kapıyı geçerken sütunlu bir avlu, ve zevkle döşenmiş, muhtemelen üçüncü Mustafa’nın zamanlarında yapılan tadilatla eklenmiş detaylar göz kamaştırıyor. Ben dekoratif detaylardan ziyade, dikkatiniz kapının 2. avluya bakan tarafında yazılan hat levhasına çekmek isterim. Kur’an-ı Kerimin Sad Suresinden alınmış bu muhteşem yazı çok anlamlı. Şöyle diyor: “Bütün kapıları kendilerine açılmış olan Adn cennetleri vardır.” Anlam bütünlüğü açısından yine saray kutsal bir bütünlüğe eriştirilmiş.

Geriye döndüğünüzde uzun selvi ağaçları, sağınızda eski saray mutfakları, solunuzda ilk istikametimiz olan Adalet Kulesinin altında yer alan Dîvân-ı Hümâyunu göreceksiniz. Hava yağmurluysa, avlu solundaki revakları takip ederek de oraya ulaşabilirsiniz. Bende o sırada sizlere avlu tarihinden bahsedeyim.

Yüzyıllardır ikinci avlu yerine Divan Meydanı olarak anılan bu yer adını elbette burada konumlanmış, imparatorluğun yönetildiği divan meclisinden almaktadır. Divan teknik olarak yastıkla veya minderle döşenmiş, bölmesiz veya koltuklardaki gibi kol koyma yeri olmayan oturma yerleri anlamına gelir. Avlu kısaca 4 tarafı revaklı duvarlarla çevrelenmiş, eskiden açık havada namaz kılınabilecek namazgahları, su kuyuları ve hatta daha öncesine tarihlenen sarnıçları bulunmaktaydı. Günümüzde ziyaret edebileceğiniz 3 yapısı bulunuyor.

Bunlar; 1- Dîvân-ı Hümâyun (Padişah divanı ya da Emperyal Meclis), 2- Dış Hazine Binası (Bugün Silah ve Zırhlar Sergileniyor), 3- Matbah-ı Âmire olarak adlandırılan Saray Mutfakları yapılarıdır.

8 Dîvân-ı Hümâyun – Emperyal Konsül

8 Dîvân-ı Hümâyun - Emperyal Konsül

Avluyu soldan takip ettik ve sarayın en uzun yapısı olan Adalet Kulesinin hemen altında bulunan Divan Meclisine adımlarımızı attık. İlk bakışta şu an içinde olduğumuz divan meclisinde döşenilmiş olduğu görülen, daha önce anlattığım koltukları görüyorsunuz. Burada Osmanlı döneminin yüksek rütbeli devlet adamları meclislerini gerçekleştirirlerdi. Divan-ı Hümâyûn toplantılarını dışarıdan dinlemek mümkündü. Akustik yapısı buna müsaitti. Burada bilhassa cuma günleri yapılan toplantı bir temyiz divanı havasındaydı. İmparatorluğun dört yanında adalete ihtiyaç duyan ve şikâyeti olanlar buraya müracaat ederlerdi. Ayrıca İslam dinine girenler burada belirli miktar para ile ödüllendirilirlerdi. Anlayacağınız bu yapı birçok hadiseye şahitlik etti. Bütün bunlar olurken hemen duvarda bulunan pencerenin arkasından İmparatorluğun 1 numaralı askeri, Osmanlı Sultanı olanları dinlerdi. Bizler bu toplantılara doğrudan müdahil olmadıklarını biliyoruz. Sembolik olarak yukarıda, ulaşılamayan veya görülmeyen bir konumda bu toplantıları takip etmiş olmaları enteresan bir detaydır. Yapı görebildiğiniz üzere ikiye ayrılmış şekilde planlanmıştır. İlk giriş yaptığımız taraf asıl meclisin bulunduğu yer idi. Sağ taraftan İç Hazineye geçilir ve yapı sağa doğru genişleyerek devam eder. Bu planda aslında bina 3 kubbeden oluşuyordu. Dünyanın yönetildiği bu yapı 16. yüzyılda Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırılmıştır. Daha sonraları 1665 Saray Yangını neticesinde çok ciddi hasar görmüş; Sultan IV. Mehmed tarafından neredeyse yeniden yaptırılmıştır. Daha sonraki dönemde de çeşitli tamirler görmüş ve günümüze ulaşmıştır. Geniş pencereleri, çini işçiliği ve kubbe detayları ile sarayın en önemli bölümlerinden biridir.

9 Dış Hazine Binası

9 Dış Hazine Binası

Eskiden her 3 ayda bir gerçekleşen oldukça önemli bir seremoninin en çok gözlenen konumuydu. Her 3 ayda bir Yeniçeri olarak adlandırılan, maaşlı askerler bu avluda heyecanla yerlerini alır, bu binaya gözlerini dikerlerdi. Çünkü alacakları maaş burada hazırlanır, avluda bulunan askerlere ödemeleri yapılırdı. Bununla birlikte avludaki askerlere çorba ve yiyecekler ikram edilirdi. Hatta bu çorba maaştan önce ikram edilirdi. Gelenek odur ki çorba içilirse işler yolunda, içilmezse isyan alameti olarak görülürdü. Eğer sizlere ücretsiz olarak sunduğum bu sesili rehberi, ve beni kimseye tavsiye etmezseniz çorbayı içmem baştan söyleyeyim.

İlk olarak Fatih devrinde inşa edilen binanın günümüzde yapı kitabesi bulunmamaktadır. Lakin girişte bulunan mimari değişiklik dikkati çekiyor. Pencerelerden biri giriş kapısına çevrilmiş. Bu restorasyonla binanın avlu ile işlevsel bir bağlantı kurulması amaçlanarak yapıldığı düşünülebilir. İçerde birçok eser var. Sadece benim rehberlik yaptığım geçtiğimiz on yılda birçok değişikliğe uğradı. Bu sebeple tek tek anlatmak yerine 5 eseri buraya sıralayıp görmenizi tavsiye edeceğim.

9.1 Sultan Beyazid II’nin Yayı

9.1 Sultan Beyazid II'nin Yayı

Biz Türkler için yay ve okçuluk yazılı tarihte oldukça derinlere kadar görütürülebilir. Sadece Mete’nin (Mao-tun ya da Modu Chanyu) ıslık çalan oku MÖ 200’lerde kullanılıyordu. O tarihe kadar Türkler ok ve okçuluğa aşina olmalıdırlar. Bununla birlikte usta okçuluklarını at üstünde, geriye dönük dahi kullanmış ve hatta öyle de tasvir edilmişlerdir. Osmanlı yaylarında, yayın iskeletini meydana getiren ağaç kısmı ‘akçaağaç’tan yapılırdı. Önce akçaağacın gövdesi dibe yakın kesilir, kökten çıkan yeni sürgünler iki bilek kalınlığını bulunca, yerden yarım arşın yukarıdan bir yay boyu uzunlukta parçalar alınırdı. 15. yüzyılın ikinci yarısına tarihlenen bu yay koleksiyon içinde kesinlike görülmelidir.

9.2 Stefan’ın Kılıcı (Stefan Cel Mare – Stephen the Great)

9.2 Stefan'ın Kılıcı (Stefan Cel Mare - Stephen the Great)

III. Stefan Cel Mare bugünkü Romanya’nın kuzeydoğusuna hakimdi. Osmanlı Fatih döneminde burayı hakimiyeti altına almış ve dolayısıyla burayı vergiye bağlamıştır. Lakin Stefan külfeti yüksek, 2000 altın değerinde vergiyi ödemeye yanaşmadığı için Osmanlı Hadım Süleyman Paşa’yı buraya göndermek zorunda kaldı ve akabinde bu birlikler Stefan’a yenildiler. Hatta bu olayla Papalık ona “İsa’nın Güreşçisi” unvanını verdi. Hemen bu olayı takiben Fatih komutasında Osmanlı ordusu Stefanı mağlup etti. Stefan’ın imdadına Osmanlı ordusunda görülen veba yetişmiş gibi görünüyor. Kılıcın saraya nasıl geldiği hakkında birden fazla görüş mevcut. Mehmed’in vebadan ötürü geri dönmek zorunda kaldığını düşünecek olursak muhtemel Beyazid II (Fatih Sultan Mehmet’in oğlu) döneminde başarılı olan Osmanlı, Stefan’ı 4000 altın vergiye bağlamış olmakla kalmamış, muhtemelen gücünün simgesi olan bu kılcı da ondan almışlardır. Keza Osmanlıda taç töreni olunmaz kılıç kuşanılırdı. Kılıcın iki yüzünde bütünleyici yazılarla “Ioan Stefan Molovya ülkesi Voyvodası ve hakimi” yazmaktadır. 125 cm. yüksekliğinde kılıcın tahta kabzası gümüş tel sarmalı ve kabza tepeliği yuvarlak, etrafı Latince yazılar ile çevrilidir. Dış kesitinde, haçlarla kazınarak bezenmiş zemin üzerinde, gotik yazıyla slavca bir kitabe görülür. Yine haçlarla bezenmiş kurs yüzlerinde çeşitli nişan desenleri vardır. Balçak kollarının ucu meşe palamudu şeklindedir. Tabanda dörtten üçe, üçten ikiye, ikiden bire inen kan olukları görülmektedir. Her iki yüzünde de dört adet haç damgalanmıştır.

9.3 Giray Han’ın Kılıcı

9.3 Giray Han'ın Kılıcı

15. yüzyıla tarihlenen bu kılıç çelik, gümüş ve sedefin adeta bir bütün olarak görülebileceği oldukça ender bir eser. 96 santimetre uzunluklarında olan bu kılıç üzerinde yazıldığı üzere “Savaşı eğer başlatırsan ölen sen olma ve eziyetine katlan ölüm ancak ecel iledir.” tavsiyesini veriyor. Oldukça anlamlı ve benim de içselleştirdiğim bir yazı. Düşmanlarım benimle savaşacak kudrette değiller, ama olurda çıktığım yolda zorlanırsam biliyorum ki “ölüm ancak ecel iledir”.

9.4 Miğfer 1-798

9.4 Miğfer 1-798

16. yüzyıla tarihlenen bu miğfer, demir ve altın işlemelerle kalmakarak yakutlarla süslenmiş. Bir de bunun üzerine eski Türklerde savaş malzemelerinde kullanılan, izlerinin antik mısırda da görüldüğü Firuze (Türk Taşı) kullanılmış. Bu taşın şans ve uğur getirdiği görüşü oldukça yaygın. Bununla da yetinmeyerek ‘Allah’a güveniyorum’ yazılmış ve ‘Sahibine şifa ve selamet’ şeklinde bir diğer yazı görülebiliyor. Bu miğferi her gördüğümde bu detaylar beni birkaç dakika derin düşüncelere sürükler hep. Başı korumak için miğfer yap. Altın, gümüş, yakutlar olsun. Tılsımlı olsun, şans getirsin diye zarif taşlar ekle. Yaradana güven, hayır duasını da al. Adeta 16. yüzyılda talihe karşı yapılmış bir hayat sigortası.

9.5 Fatih Sultan Mehmed’in Kılıcı

9.5 Fatih Sultan Mehmed'in Kılıcı

Sizler muhtemelen onun günümüze kadar ulaşmış olan en zarif, tek sergilenen beyaz kabzalı, altın uzun yazı kuşaklı parıldayan kılıcını anlatmamı bekliyorsunuz. Mutlaka ona da bakmanızı önererim ama Fatih’in felsefik bir yapısı vardı. Ben turlarımda bu felsefik ve düşünce yapısını anlatmaya çalışırım. Bu sebeple bu bölümde yer alan başka bir kılıcına dikkat çekmek isterim. 15. yüzyılın ikinci yarısına tarihlenmiş, kabzası olmayan, ve muhtemelen daha önce kimsenin bu bölümde beğenmediği, birazcık da hırpalanmış bu kılıç benim en çok beğendiğim koleksiyon parçası. Kılıcın üstünde “Zafer asillerin katında suçlulara şefaatkardır. Affetmek alçakları bozduğu kadar erdemli olanı islah eder.” yazılı. Galibiyet kazanan asil ruhlu kişilerin, elde ettikleri zaferin verdiği gurur ve büyüklükle, kendilerine karşı suç işleyenleri veya düşmanlarını affetmelerinin mağlupları bozup erdemli olanı ıslah ettiğini söylüyor. Kimse muhtemelen bir kılıçtan böyle bir ders alınması beklemiyordu. Umarım ben de kazandığımda affedebilecek kadar erdemli olabilirim.

10 Saray Mutfakları

10 Saray Mutfakları

Dış hazineyi arkamızda bırakıp avlunun hemen karşısında, selvi ağaçlarının arasında bacaları görünen Saray mutfaklarına gidiyoruz. Saray mutfakları imparatorluğun hiç görmediğiniz, bilinmeyenlerini öğrenebileceğiniz en özel bölümlerden biri. İşlevsel açıdan bakıldığında oldukça büyük bir organizasyonu gerekli kılan bir iş. Sarayın popülasyonu ortalama 5000 kişi. Törenlerde ise bu sayıların çok çok üzerinde idi. Sarayın ziyaretçileri de var. Topkapı Sarayının yaşayan, nefes alan bir yapısı var. Bu durumda gıda temini, bunun depolanması, kayıt altına alınması, kayıttan çıkarılması, dahası erzağın taşınması gerekir. Bununla birlikte oluşan kaynakların verimli şekilde işin ehli tarafından işlenmesi gerek. Üstelik bu başarılı yönetim sadece 1 gün değil, yüzyıllar boyunca bunu sürdürebildi.

Binaya avlu tarafından bakıldığında 3 farklı giriş göreceksiniz. Ben 3. kapıya en yakın olanından girmenizi tavsiye ederim. Mutfaktan sonra Harem’e geçeceğinizi düşünerek. Eğer planınız bu değilse 2. kapıya en yakın olan yerden girerek gezinize 3. avluya en yakın olan kapıdan çıkarak, diğer avuludan devam edebilirsiniz.

Dünya üzerinde bu ebatlarda pek rastlayamayacağınız yapıların her biri eskiden farklı işlev görüyordu. 2. kapıya en yakın olan kapı tarafından girince “Kiler” ile karşılaşır, orta kapı tam da “Has Mutfak” denilen asıl yapıya, avlunun en sonunda kalan kapıdan girdiğinizde ise “Helvahane” tarafına gelirsiniz. Bu kapıları geçerken yapı malzemeleri, ve dahası avlu ile arasında duvar görevi gören ek yapılar dikkatinizi çekmiş olmalı. İşlevsel olduğu kadar olası bir yangın için sarayın geri kalanı ile arada bir duvar görevi de görmektedirler.

Bu bölümlerde görmenizi tavsiye edeceğim 5 eser şu şekilde:

10.1 Seladon Tabak

10.1 Seladon Tabak

15/1275 numaralı bu eser Çin menşeli olup 15. yüzyıla tarihlenmektedir. Parlak üç renkli kurşunlu sırlar, ışıltılı seladonlar ve göz kamaştırıcı porselenler, Çin imparatorluk sarayının zevkini ve gücünü yansıtır. Çoğu kültürde sırlı seramikler prestij simgesi niteliğindeydi; gerekli malzemeler, teknik bilgi ve üretim becerisinin elde edilmesi çoğu zaman zor olduğundan, bu tür ürünlere sıradan halkın ulaşması pek mümkün değildi. 16. ve 17. yüzyıllarda Avrupa’da hükümdarlar Çin porselenlerini koleksiyonlarına katarlardı. Farklı renklerde karşımıza çıkabilirler. Sarayda yemeğin içinde zehir olup olmadığını ortaya çıkardığına dair inanç nedeniyle bunların tercih edildiği düşünülüyor. Her zaman da böyle anlatıla gelmiştir. Ben koleksiyon değeri ve işlevsel, dayanıklı oluşuyla ilgili olduğunu düşünmüşümdür. Neticede bu tip tabaklar her yerde, her zaman görebileceğiniz araçlar değillerdi. Arkasında “Has” yani Sultana mahsustur yazması bu yüzden olsa gerek. Keza sahibinin adı bir çok tabağın arkasına yazılmış. Ama zehirin tespit edildiği hikaye muhtemelen daha çok ilgi toplayacaktır. Mutlaka diğer örneklerine de bir göz atın.

10.2 Kaşıklar

10.2 Kaşıklar

19. yüzyıla ait çeşitli kaşıkların bulunduğu bölümü mutlaka görmelisiniz. Yemek ve tatlı kaşıklarının çeşitliliği gözlerinizi kamaştıracak. Belki henüz bir elmas ve som altından şamdan görmedik ama dediğim gibi bir imparatorluğun kültür dünyasını adımlıyoruz. Çoğu zaman sabırsız, dağınık ve hızlı yemek yenildiğinde: “Türk gibi yemek” diyenlerin kesinlikle görmesi gerek. Tabaklar olduğu kadar kaşıklar da şahsi idi. Bir çok seyyah bu günlerin geleceğini düşünmüş gibi tarihe not düşmüşlerdir. Bizler bu kaynaklardan kaşıkların şahsi olduğunu ve hatta çoğunlukla herkesin yanında taşıdığını biliyoruz. Her yiyecek başka kaşıkla tüketilir, önümüzde gördüğümüz örneklerine bakacak olursak dekoratif özelliklerinin de önemli olduğunu söyleyebiliriz. Biz Türkler için yemek zaten başlı başına bir sanattır. Kaşıklara da bu denli özen gösterilmiş olması elbette tesadüf değildir.

10.3 Sarayın İlaç Gereçleri

10.3 Sarayın İlaç Gereçleri

Mutfağın eski helvahane bölümüne girdiğinizde enteresan detaylarla karşılaşacaksınız. Ben bunların bir kısmını mutlaka görmenizi tavsiye ederim. Bunlardan ilki 34/922 numaralı 19. yüzyıla tarihlendirilmiş ilaç şişesi. Hemen köşede 25/3486 numarası ile sergilenen “İlaç Havanı” ve aynı yerde 12/70 numarasıyla sergilenen, ilaç karışımlarını üzerinde şifa ayetleri olan tabletlere dönüştüren ilaç kalıbı bulunuyor. Osmanlı saray mutfağında helvahane birimi sadece helva (tatlı), reçel, hoşaf ve şerbet üretmiyordu. Bu bölüm aynı zamanda şifacıydı ve 17 – 18. yüzyıl kayıtlarına göre bölüm defterinde 186 adet ilaç reçetesi olduğu görülür. Biraz daha derinlere indiğimizde aslında bir tarihçi olarak beni şaşırtmayan detaylara ulaşıyoruz. Burada imal edilen ilaçların Yunan, Roma tıbbından faydalanıldığı gibi, çeşitli islami formüllerden de yararlanıldığı kadar Osmanlı hekimlerinin kendi tariflerinin de olduğunu keşif ediyoruz. Burası aslında sadece bir mutfak olmaktan çıkıp ileri bir tıp kurumu niteliği de taşıyordu.

10.4 17 Ocak 1595 Listesi

10.4 17 Ocak 1595 Listesi

Üstüne baktığınızda muhtemelen pek anlamlandıramayacağınız bu kağıt günümüzde mutfakta sergilenen en ilginç koleksiyonlardan bir tanesi. Saraya ait yemek listesi yerine neden bu liste diyecektir bir çoğu. 16. yüzyıla tarihli bu liste mutfak ve helvahane çalışanlarına iki bayramda dağıtılan paraları içeriyor. Benim yemek listesi yerine buna önem verip anlatıyor olmamın sebebi de aslında tam olarak bu yüzden. Sarayda mutfakta para da dağıtılacak olsa, bu kayıt altına alınırdı. Düşünün ki 21 yıl tahta kalan üçüncü Murad bu evrak tutulmadan bir gün önce vefat ediyor, 2 sene önce Avusturya ile “Uzun Türk Savaşı” denilen savaş başlamış ve devam ediyor. Bu savaş üstelik ekonomik olarak da yıpratıcı olacak olmasına rağmen yapılmış ve bunlar olurken mutfakta dağıtılan para kayıt altına alınmış.

10.5 Sarayda Kahve

10.5 Sarayda Kahve

Sadece bir içecek olmaktan ziyade, Türk toplumunun kültürel bir simgesidir kahve. Sosyal ve gündelik hayatın belki de en vazgeçilemeyen parçası. Öyleki kahve halk arasında sadece kahvehanelerde, evlerde ve saraylarda tüketilmemiş, şehirde seyyar kahveciler hizmet vermiştir. Bu sebeple mutfak gezimize son verirken mutlaka “Sarayda Kahve” bölümünü gezmenizi tavsiye ederim. Bu bölüm sizlere Türk kahvesinin hikayesini bir kez daha anımsatacaktır. Kahve yapım araç gereçlerinden, fincanlara ve kahve ile ilgili birçok detayı burada keşfedeceksiniz.

Canınız kahve istediyse bu bölümün hemen yanında bulunan müze kahvesinde mola verebilir, avluya çıkmadan Selam kapısı istikametinde tuvaletleri kullanabilirsiniz. Döndüğünüzde tercihinize göre sizleri Harem yada 3. avluda gezdireceğim.

11.1 Harem’e Giriş

11.1 Harem'e Giriş

Harem biletlerinizi turnikelerde kullandıktan sonra solunuzda ve sağınızda olmak üzere 2 kapı göreceksiniz. Solunuzdan giderseniz asıl Hareme girmeden sarayın bu bölümde bulunan Zülüflü Baltacılar başta olmak üzere sarayın Harem bölümü yanında inşa olunmuş birimleri gezerek içerde bulunan asıl Harem Kapısına ulaşırsanız. Bu güzergah yoğunluğa göre ziyaretinize 15-20 dakika daha ekleyebilir. Ben hazırladığım bu ücretsiz sesli rehberin uzunluğunu ve anlam bütünlüğünü göz önünde bulundurarak bu kısımları dahil etmeyeceğim. Bu bölümlere bakmak isterseniz ziyaretinizi tamamlayıp sıradaki bölümün başlangıç noktasına geldiğinizde kaldığınız yerden devam edebilirsiniz. Doğrudan devam etmek isteyenler sağdaki kapıdan giriş yaparak sıradaki bölümle devam edebilirler.

11.2 Araba Kapısı ve Başlangıç

11.2 Araba Kapısı ve Başlangıç

Harem Topkapı Sarayında yaşamış Osmanlı Sultanlarının evi ve aynı zamanda bir eğitim kurumudur. Bizler Araba Kapısından girerek gezimize başlıyoruz. Haremde yaşayan saray hanımları buraya kadar araba ile gelip buradan alındıkları için giriş yaptığımız bu kapıya Araba Kapısı denilirdi. Bu kapı birçok ailenin ayrılışına, yerlerine yenilerinin girişlerine şahit oldu. Çünkü vefat eden Osmanlı Sultanlarının aileleri buradan Eski Saray’a nakil olunurlardı. Yerlerine tahtın yeni sahibi olan Sultanların aileleri gelirdi. Böyle bir durumda Valide Alayı ile yeni Sultanın anneleri sarayın ilk avlusunda Padişah tarafından karşılanır ve bu araba kapısına kadar onlara Padişah eşlik ederlerdi. Keza saray hekimleri veya ders vermeye gelen hocalar da bu kapıyı kullanırdı.

Girdiğimizde bizleri ilk adımda karşılayan bölüm Dolaplı Kubbe olarak anılırdı. Buradaki dolaplara Harem için yapılan alışveriş malzemeleri, çeşitli vakıf kayıtları konulur, bir çeşit arşiv görevi görürdü. Her sene kutsal yerlere Hac için gönderilen para ve armağan dolu keseler de kayıtlarıyla birlikte burada tutulurdu.

Burayı takiben karşılaşacağınız 17. yüzyıl çinileriyle kaplı yer Şadırvanlı Sofa (Taşlık) olarak anılırdı. Günümüzde her ne kadar Şadırvanı burada olmasa da hala bu isimle anılır. Çini detaylarının üzerinden Allah’ın kudretli isimleri, Hz. Peygamber isimleri, sahabe isimleri yazılıdır. Yatay yazı kuşağında dördüncü Mehmed’i İslam’ın ve Müslümanların koruyucusu olarak betimler ve saltanatının sonsuza dek sürmesini belirten dua yer alır. Diğer bir yazı bölümünde ise Haremin büyük bir kısmının onun tarafından inşa ettirildiğini belirten açıklamaya yer verilmiştir.

Biz herhangi bir yere girmeden ileri devam ediyoruz. Solumuzda Kara Ağalar Koğuşları bulunur. Bu görevliler Harem Ağaları olarak bilinirlerdi. Görevleri en başta güvenlik olmakla birlikte kendi aralarında bir teşkilat, organizasyon dağılımları olur ve 4 kademe ile sınıflandırılardı. Haremin asıl kapısı olan Ana (Cümle) kapısına kadar uzanan bu koridor sadece harem ağalarına ayrılan bölümler değillerdi. Burada saray cüceleri ve Osmanlı hükümdarına muhabbetleriyle eşlik eden kişilere ayrılmış alanlar ve bununla birlikte, Şehzade mektebi, Darüssaade Ağası dairesi ve nöbet yeri bulunurdu.

Önünüzde gördüğünüz arka arkaya dizilmiş kapılar bizleri Nöbet yerine getirecek. Harem ağaları burada nöbet tutarlardı. Keza hanedan dairelerine de buradan erişim sağlanır. Burada görevli olan bu kişiler sadece güvenlik için bulunmazlardı. Haremin yemek iaşesi yine hemen bu kısımda ve Cariyeler Koridoru denilen yerde yapıldığı için bu esnada davul çalarak yemeğin geldiğini ahaliye bildirirlerdi. Bu davul Ramazan ayında sahura kaldırılmak için de çalınırdı. Bugün solumuzda bulunan mermer platformların üzerine yemekler bırakılır, keza yemekten sonra temiz bırakılan tepsiler buraya konur ve tekrar buradan teslim alınırdı. Bu koridoru takip edip Cariyeler ve Kadınefendiler avlusuna ulaşılır. Solunuzda uzanan avluyu gördüğünüzde Haremin neredeyse iç kısımlarına kadar ulaşmış olacaksınız. Ulaştığınız bu revaklı avlu ve etrafına dizilmiş binalar topluluğunda kadın efendi konutları, cariye odaları, hamam, çamaşırhane ve hatta kileri bulunurdu. Sarayın bilinen en eski hamam yapılarından olan hamamı ziyaret edip, çıktığınızda sol da, sütunun arkasında kalan kapıdan Valide Sultan dairesine geçiş yapabilirsiniz.

11.3 Valide Sultan Dairesi

11.3 Valide Sultan Dairesi

Harem planına bakıldığında Valide Sultan Dairesinin planın tam ortasında olduğu dikkat çeker. Bu bölüm Osmanlı Sultanının annesine ayrılmıştır. Bu daire 1665 yılında yaşanan yangından sonra 1667 tarihinde inşa edilmiş, oldukça kullanışlı ve geniş kapsamlı tasarlanmıştır. Burada bulunan alanlar misafir ağırlama, ibadet etme imkanı sağladığı gibi bu bölüme tahsis edilmiş salon, mutfak, hamam ve kileri bulunur. Bu yapı planı itibariyle 16. yüzyıl klasik has odası ile aynı özellikleri taşır. Duvarlarında bulunan Kütahya çinileri ve 19. yüzyılda ilave edilmiş manzara görselleri, kışın kullanılan ocağı, sedef kakma detayları oldukça dikkat çekici dekoratif özellikleridir. Sarayın gündelik hayatında olduğu kadar törenlerinde de Sultan annesinin önemli rolleri vardı. Bu daire onun bu statüsünü doğrular niteliktedir. Hamam bölümü ziyaretinizden sonra duvarları çinilerle kaplı koridoru geçip, Sultan için ayrılmış olan Hünkar Hamamını da görmenizi tavsiyederim. Koridorun sonunda önümüze çıkan Hünkar Salonuyla devam edeceğiz.

11.4 Hünkar Salonu (Büyük Oda)

11.4 Hünkar Salonu (Büyük Oda)

Valide ve Hünkar Hamamlarını geçtikten sonra, Hünkar Salonuna ulaşılır. Haremde Osmanlı hükümdarlarının merasim salonu olarak kullanılan bu mekan, bayram kabullerinin yapıldığı, sohbetlerde de kullanılan bir özelliğe sahipti. Muhtemelen avludan kazanılmış bu yapı büyük bir kubbeyle kapatılmıştır. 16. yüzyıl sonlarında inşa edilen yapı 18. yüzyıl dekorasyon usüllerince yenilenmiştir. Oldukça ferah ve ışık alan bu salondaki tüm detaylar rahatlıkla seçilebiliyor. Kubbe içine muntazam hatlarla Allahın isimleri yazılmıştır. Duvardaki mavi çini üzerine yazılmış metinde ise Kuran’ın Bakara suresinden ayetler içermektedir. Bu denli dini motifin olduğu bir salondan Harem masalları çıkarmak oldukça güçtür. Hemen karşınızda yerleştirilmiş tahtın üzeri kapatılarak özel bir bölüm oluşturulduğunu göreceksiniz. Bu taht alanının solunda ayrılan bölümdeki süslemeler oldukça zevkle işlenmiş. Bu bölümün üstünde Harem kadınlarının bayramlaşma gibi törenleri takip ettiği söylenir. Binanın bir diğer enteresan özelliği su ve yapılarıyla olan ilişkisidir. Keza altında bulunan kanalların hamamdan getirilen sıcak suyun dolaşımıyla ısıtıldığı düşünülmektedir. Bununla beraber üç tane de şahane çeşmesi vardır. Fotoğraflarınızı çektikten sonra salonun sağ tarafında bulunan koridordan solda bulunan üçüncü Murad Odasına geçeceğiz.

11.5 III. Murad Has Odası

11.5 III. Murad Has Odası

1579 yılında inşa edilen III. Murad dairesi sarayın bilinen ilk Hünkar Odasıdır. Kendisinden daha sonra inşa edilen Hünkar Dairelerine kıyasla oldukça geniştir. Geride bıraktığımız Hünkar salonu ile bağlantılıdır. Muhtemelen kapıdan içeri ilk girdiğinizde dikkatinizi çekecek olan çeşmesi, daha detaylı baktığınızda 16. yüzyıl İznik çinilerinin ahenkli bütünlüğü sizleri dönem mimari özellikleri konusunda küçük bir yolculuğa çıkaracaktır. Bu sefer de hat yazı serisiyle yine dini motifler karşımıza çıkıyor. Kubbe detayları camlardan içeri giren güneş ışıklarıyla daha belirgin hale gelerek neredeyse hipnoz edici bir izlenim bırakır. Çeşmeden çıkan su sesi kare planlı olan bu odada oldukça rahatlatıcı ortam sağlıyor.

Buradan sırayla önce Ahmed I dairesine, oradan Ahmed III (Yemiş) odasına bakıp geri döneceğiz.

11.6 Ahmed I Odası

11.6 Ahmed I Odası

Sultan I. Ahmed tarafından 1608 yılında inşa ettirilmiştir. Sizler onu Ayasofya’nın karşısına inşa ettirdiği Sultan Ahmet Camii ile anımsayacaksınız. Camiye kıyasla bu oda biraz daha mütevazi bir kubbe ile inşa edilmiş. Yine İznik çinileri burada karşımıza çıkıyorlar. Bina her ne kadar dedesi III.Murad’ın dairesi yanına ilave edilmiş olsa da mimaride simetri düşünülmüş. Sağımızda ve tam karşımızda 3’er pencere ile bu muntazamlık dikkat çekiyor. Dolapları ve özellikle çeşmesi daireyi güzelleştiren detaylardan. Bu sefer kubbenin altına bulunan çinilerde Kur’an-ı Kerim’in son dört suresi işlenmiş.

11.7 Ahmed III Odası

11.7 Ahmed III Odası

Duvarlarındaki meyve betimlemeleri yüzünden Yemiş Odası olarak da bilinen yapı padişahların zaman zaman yemek yedikleri yerdi. Duvarlardaki süslemelerin çini yerine ahşap tercih edilmesi mimaride önemli bir değişikliği gösteriyor. Son derece zarif betimlenmiş çiçekler Batı esintileri taşıyor. Bu küçük odaya yerleştirilmiş aynalar buraya bir derinlik kazandırır. Tercih edilen renkler ve tavan geçişlerindeki motifleriyle sarayın en ilgi çekici odalarından.

11.8 Haremden Çıkarken

11.8 Haremden Çıkarken

Tekrar Murad III odasından geçerek koridora çıkıyoruz. Solumuzda, Çifte Kasırlar olarak adlandırılan Sultan Osman (Kubbeli) Kasrı (konutu), ve IV. Mehmed Kaslarını geçerek merdivenle inebileceğiniz Gözdeler Taşılığına ulaşıyoruz. Sağımızda sütunlar üstüne yükselen bu yapının içinde her Gözdenin bir odası bulunurdu. Sarayda bulunan cariyelerin de diğer saray halkları gibi sınıfları bulunuyordu. Saraya yeni alınan cariyeler acemilik denilen bir dönemden geçer, daha sonra cariye ve öğrenci olurlar, usta olurlar ve gedikliler diye adlandırılan bir üst sınıfa ulaşıyorlardı. Saray kadınlarının en yüksek mertebesi Kadın unvanı ile anılırdı. Osmanlı Sultanının şahsi işlerine bakan Gedikli sınıfı saray kadınları farklı unvanlara sahip olurlardı. Bunlar gördükleri hizmetlere göre çoğunlukla isimlendirmişlerdir. Lakin bu genç kızların arasında Sultanın ilgisini görenler Gözde olarak anılmışlardır. Bir cariye Kadın mertebesine yükseldiğinde ona kürk giydirilir ve kendisine ait dairesi olur ve onların da hizmetine cariyeler tayin olunurdu.

Şimdi bu avludan sola dönüp Galata Kulesi ile karşılaşacaksınız. Fotoğraflarınızı yakalamanızı tavsiye ederim. Sonrasında bu daireleri geçerek Altın Yola ulaşacağız.

11.9 Altın Yol, Mutfak, Valide Avlusu ve Çıkış

11.9 Altın Yol, Mutfak, Valide Avlusu ve Çıkış

Osmanlı Sultanlarının bir zamanlar buradan 3. avluda yer alan kutsal emanetler bölümüne geçmek için kullandıkları bu yoldan bizler de istikametimizi sıradaki avluya çeviriyoruz. Yolda solumuzda sadece Osmanlı Sultanlarına hizmet vermiş mütevazı mutfağı geçtikten sonra hemen ilerde sağınızda Valide avlusuna ulaşacaksınız. Sonrasında nöbet noktasına tekrar ulaşıp solunuzdan bir sonraki avluya ulaşacaksınız. Orada görüşmek üzere.

12 Üçüncü Kapı ve Üçüncü Avlu

12 Üçüncü Kapı ve Üçüncü Avlu

Eğer Haremden geliyorsanız hemen ilerde sağınızda kalan, veya doğrudan 2. avlunun sonunda karşılayacağınız bu görkemli kapı “Saadet Kapısı” olarak anılır. Osmanlı Sultanını doğrudan temsil eden bu sembolik kapı, bir zamanlar yeni Padişah tahta çıktığında törenin en önemli anlarından “Taht Törenlerine” tanıklık etmiştir. Dolayısıyla bu kapı saadete açılır. Kapı sarayın bilinen en eski yapılarından olsa da zamanla tadilat görmüş, ilaveler ve hatta değişiklikler yapılmıştır. Kapının hemen üstündeki kitabe 1774’te yapılan tamiri işaret ediyor. Kapının ortasındaki madalyonun içinde, sarayın bir çok yerinde görebileceğiniz Mahmud II’nin tuğrası (imzası) bulunur.

Kapıdan geçip avluya ulaştıysanız ya da avluda bulunan bu yapı ve kapı arasındaysanız önünüzde avluyu bir perde gibi kesen Arz Odasını görüyorsunuz demektir. Gezimize buradan devam ediyoruz.

12.1 Arz Odası

12.1 Arz Odası

Sarayın bu bölümleri doğrudan Osmanlı Sultanının ikamet yerleri sayıldığından bu kısımlar doğrudan hakimiyeti sembolize ederdi. Bu tarzda bir mahremiyetin elbette herkese teşhir edilmemesi gerekir. Üstelik birazdan avlunun ve sarayın bu tarafında yaşayan halkın ne denli önemli görevler üstlendiğini konuşacağız. Bu sebeple bina oldukça mantıklı bir şekilde avulunun geri kalanını gizleyecek şekilde inşa edilmiş. Bu odada Osmanlı Sultanları elçiler, vezirler ve Sadrazam denilen en yüksek yetkili vezilerini kabul ederlerdi. Bu en yetkili vezir’in divan toplantılarından sonra Sultana kararları, konuşulan konuları arz etmesi sebebiyle bu isim verilmiştir. Mehmed II döneminde inşa edilen görüntüsü ve yapısal özelliklerini zamanla kaybetmiş. 16. yüzyılda yaşanan depremde zarar görmüş ve Kanuni Sultan Süleyman (Muhteşem) zamanında tekrar inşa edilmiştir. Sarayın son dönemlerine kadar ulaşabildi ise de 19. yüzyılda yangın geçirmiş, ve tekrar inşa edilmiştir. Bu nedenle binanın dekoratif detayları büyük ölçüde modern bir görünüşle karşımıza çıkar. Girişte tahtı görüp içerisine bir göz attıktan sonra odanın diğer tarafına açılan kapıyla avlunun içine geçeceğiz. Merdivenlerin hemen arkasında yükselen yapı Ahmed III Kütüphanesidir. Bizler merdivenleri ve bu binanın sağından geçip avluya bakacağız.

12.2 Enderun (İç) Avlu Planı ve Yapıları Üzerine

12.2 Enderun (İç) Avlu Planı ve Yapıları Üzerine

Kelime anlamı olarak sarayın içi/iç bölümü anlamına gelen “Enderun” Farsçadır. Kütüphanenin tam önünde, 4. avluya bakan kısmında durduğumuzda, hemen arkamızda kütüphane çeşmesi ve kütüphaneyle avluyu ortalamış oluyoruz. Bu noktada avlunun 2. avluya benzer bir şekilde yapıldığını fark edeceksiniz. Sıralı koğuşlar avlunun sınırlarını belirlediği kadar mekana işlevsellik kazandırıyor.

Avluda bulunan kurum ve binaları şöyle sıralayabiliriz. Enderun Okulu ve Odaları, Meşkhane (Müzik Okulu), Mehmed II dönemine ait bir konut, Padişahın özel silâh ve teçhizatlarıyla kıymetli eşyalarının muhafaza edildiği bir depo, sarayın bu bölümünde hizmet görenlerin koğuşları, Kutsal Emanetlerin saklandığı daire, Ağalar Camii, Ak Ağalar ve Enderun (Kuşhane) Mutfağı ve zamanla kullanılması bırakılıp Selim II hamamı olarak da bilinen yapıları sayabiliriz. Klasik bir rehber gibi bu yerleri sıralayıp sizleri Topkapı Sarayı müzesinin güzelliklerinden koparmak istemiyorum. Amacım işlevsel bir ürün çıkarmak. Ne kadar İç Saray üzerine yoğunlaşırsam sizleri bu muazzam müzeden bir adım daha uzaklaştırmış olacağım. Dolayısıyla bölümlere ve en çok görülmesi gerektiğini düşündüğüm eserlere yer vermenin daha pratik olduğunu düşünüyorum. İlk istikametimiz Kütüphane.

12.3 Ahmed III Kütüphanesi

12.3 Ahmed III Kütüphanesi

İç avlu bütün özellikleri yanında İmparatorluk için oldukça hayati bir eğitim kurumuydu. Henüz 9-11 yaşlarında devşirilen çocuklar eğitim görerek bir diğer koğuşa terfi ederlerdi. Bu çoçuklar gösterdikleri yararlılıkla beğeni toplamışlar ve Sultanlara daha yakın görevlere verilmişlerdir. Bugün okul sistemiyle oldukça farklılık gösteren bu sistem maaş verilen, hizmet ve imtihan dönemleri olan bir yapıdaydı. Bu aşamaları geçemeyenler maaşlı ordu sistemlerine dahil olurlardı. İçinde bulunduğumuz kütüphane Ahmed III tarafından 1718’de inşa ettirilmiştir. Kendisi okumaya, yazmaya ilgiliydi. Bu yapıda birinden gelebilecek ilave de elbette kütüphane olabilir. İç avlu ahalisinin kendi hazinesindeki kitaplara ulaşabilmesini sağlamıştır. Binanın kütüphane olduğunu kitap görmeden de söylemek mümkündür. Gün ışığının verimli şekilde içeri dolmasını sağlayan pencereler ilim ve öğrenmenin ne kadar aydınlatıcı olabileceğini bizlere gösteriyorlar. Çinileri, gömme dolapları yanında bu bölümde ilginç eserler de bulacağınıza eminim.

12.4 Ağalar Camii

12.4 Ağalar Camii

Kütüphaneden çıktık ve henüz merdivenler inmeden solunuza doğru bakın. Avluya çapraz şekilde konumlanan bu yapı Ağalar Camiidir. Tam da bulunduğunuz konumda sabah namazını haber veren Ezan okunurdu. Kaldığınız yer eğer tarihi yarımadaya yakınsa o duyduğunuz ses buradan her sabah Enderun halkını ibadete kaldırır, hazırlığını yapanlar ibadet için buraya geçerlerdi. Mehmed II (Fatih) tarafından inşa ettirilen cami sarayda bulunan en eski ve en büyük cami olma niteliği taşır. Osmanlı hükümdarları ve şehzadeleri de ibadetlerini bazen burada yaparlardı. Bina dikdörtgen planlı şekilde inşa edilmiş. 15. yüzyıla tarihlense de 17. yüzyılda yapılan çini ilaveleri zamanla sarayın kalanında olduğu gibi adaptasyon ve tadilat aşamalarından geçtiğini gösteriyor. Merdivenlerin solundan Kutsal Emanetlere geçiyoruz.

12.5 Kutsal Emanetler (Has Oda)

12.5 Kutsal Emanetler (Has Oda)

Ahmed III’ün daha önce kütüphaneyi gezerken okumaya, yazmaya ilgisi olduğunu söylemiştim. Daha odanın içine girmeden, hemen kapı üstündeki yazılar ona aittir. Bu bina iç sarayda Osmanlı Sultanlarına ait olan bir daire idi. Bu dairenin kendi sınıfı ve halkı vardı. İç sarayın en üst kademeli bu çalışanlarına “Has Odalılar” denilirdi. Sayıları dönemsel olarak değişiklik gösterdiği bilinir. Yavuz Sultan Selim (Selim I) döneminden önce bu sayı 40 kişiye ulaşmıştır. Yine bu görevde, odanın hizmeti gören bu kişilerin de kendi arasında kademeleri bulunmaktaydı. İlk olarak Mehmed II döneminde inşa olunan bu bina, Ahmed III döneminde tadilatlar görerek günümüze ulaşmıştır. Yavuz Sultan Selim döneminde Kutsal Emanetlerin buraya getirilmesiyle birazdan göreceğimiz paha biçilmez eserlerin yuvası haline gelmiştir. İlk girdiğimiz oda Şadırvanlı Sofa (merkezi hol), Arzhane ve bu bölümün en önemli odası olan Taht Odasını bünyesinde barındırmaktadır. Odalarda sergilenen eserler kadar mimari açıdan da dikkatli izlemenizi tavsiye ederim. Şimdi bu bölümde görmeniz gereken 5 esere geçebiliriz. Ardından yolumuza yine bu avludaki Hat bölümü ile devam edeceğiz.

12.5.1 Musa’nın Asası

12.5.1 Musa'nın Asası

21/65 numaralı sergilenen bu eser daha görür görmez “acaba gerçek mi” diye soracağınız cinsten. Benim de saray turlarımda karşılaştığım en çok sorulan sorulardan. Anımsayamayanlar için en bilinen, kutsal kitaplarda değinilmiş Musa’nın elinde denizi ikiye bölen aynı asadan bahsediyoruz. Kur’an’da üç defa geçen bu olayda farklı ebat ve üslüplarla anlatılmıştır. Önümüzdeki asa ise 122 cm ebatlarında. Denizi ikiye bölünmesi dışında yılana dönüşen ve darbeyle taştan su çıkaran özellikleriyle de hatırlıyor olabilirsiniz. Hikaye örgüsüne uyum sağlaması açısından yaklaşık olarak milattan önce 13. yüzyıla tarihlendirilmiş. Belkide gerçek olup olmadığını hiç bilemeyeceğimiz bu parça umarım ilginizi çekebilmiştir.

12.5.2 Mutluluğun Mührü (Mühr-i Saadet)

12.5.2 Mutluluğun Mührü (Mühr-i Saadet)

Kırmızı akik cinsi taştan yapılan bu mühür aslının kopyası olduğu düşünülmektedir. 21/167 numarasıyla sergilenen bu eser 7. yüzyıla tarihlendirilmiştir. Hazreti Muhammed dinin olduğu kadar barışın da elçisiydi. Çeşitli hükümdarlara İslamiyete davet için mektuplar yazmak istediğinde “Allah’ın elçisi Muhammed” yazılı bir yüzük yapıldı. Daha sonra sırayla Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer ve Hazreti Osman tarafından kullanılan bu yüzük Medine’de kuyuya düşerek kayboldu. Aynı yazıyı taşıyan bir kopyası yaptırıldı. Bugün camın arkasından baktığınız bu mührün o mühür olduğu düşünülüyor. Buraya Bağdat’ta bulunarak 19. yüzyılda gönderilmiştir.

12.5.3 Mutluluğun İzi (Kadem-i Şerif)

12.5.3 Mutluluğun İzi (Kadem-i Şerif)

Mühür gördüğünüz yerde, hemen arkanızda 21/195 numarası ile sergilenen bu ayak izi benim en ilgi çekici olarak bulduğum emanetlerden. Hazreti Muhammed’e ait ve onun hatırasını anımsatacak her eşyaya Osmanlı Sultanlarının bir ilgisi hep olmuştur. Bu eserleri her zaman İstanbul’a getirmek ve burada koruma altına almak düşüncesindeydiler. Daha önce Ahmed I’in Mısır’dan getirip, gördüğü rüya ile kopyasını alıp buraya getirileni geri gönderdiği en bilinen hikayelerden. Toplamda 6 adet bulunan bu ayak izlerinden özellikle bunu seçmemin sebebi Miraç (Hz. Peygamber’in göğe yükselişini ve Allah katına çıkışı) sırasında kaldığına inanılıyor olması. Bu durumda Trablusgarp’tan getirilip Abdülmecid’e sunulan ve sonrasında altın mahfazası Abdülhamid II tarafından yatırılan bu emanet oldukça ilgi çekici.

12.5.4 Allâh, adaletli davrananları sever

12.5.4 Allâh, adaletli davrananları sever

Allâh, adaletli davrananları sever: Şüphesiz Islam bir barış dinidir. Kutsal kitabında yazılı ilk kelime “Oku”dur. Bu sözlere rağmen müzenin bu bölümünde yer alan çeşitli kılıçlara dikkatinizi çekmek isterim. Tarihte neredeyse kimseye adalet verilmemiştir. Maalesef adaletin kazanıldığı bir dünyada yaşıyoruz. Bu sebeple Hazreti Muhammed ve İslam Halifeleri de kılıç kullanmak zorundaydı. Bu kılıçlar korunmuş ve III. Murad zamanında İstanbul’a getirilmiştir. Sayıları 20 kadar olan bu kılıçlardan 21/129 numaralı ve 21/130 numaralı Hazreti Muhammed’e ait kılıçları görmenizi tavsiye ederim.

12.5.5 Mektuplar

12.5.5 Mektuplar

Zararlı kararlar almak oldukça kolaydır. Bir sözle savaşlar başlatabilir ve zamanından çok önce hayatların kaybolmasına sebep olabilirsiniz. Zor olan sizlere zararı dokunan veya dokunabileceklere erişip onlara doğrunun sıcaklığını gösterebilmektir. Bu sebeple bölümün en çok beğendiğim emanetlerinden Hazreti Muhammed’in gönderdiği dine davet mektuplarını sizlerin de görmenizi temenni ediyorum. 21/174, 21/397, 21/674 ve 21/169 numaralarıyla sergilenen bu mektuplarda samimiyet ve daha fazlasını bulacaksınız.

12.6 Sarayda Güzel Yazı ve Hazine Koğuşu

12.6 Sarayda Güzel Yazı ve Hazine Koğuşu

Kutsal Emanetler bölümünden çıkınca 4. avlu tarafında, hemen solunuzda kalacak bu sergiyi gelin birlikte gezelim. Daha önce iç sarayın halkı üzerine konuşmuştuk. Bu koğuş Mehmed II döneminde kurulmuş ve I. Selim tarafından geliştirilmiştir. Bu bölümün yetkilisi Hazinenin ve değerli eşyaların korunmasından, altında hizmet gören sınıftan sorumluydu. Bunun dışında çeşitli sanatkarlar da sorumluluğu altındaydı. Dairenin mevcudiyeti 15. yüzyılda 3 kişi, 17. yüzyılda 125 kişi gözükmektedir. Bundan sonra sayıları yarı yarıya azalmış olsada 19. yüzyıl başlarında 150 kişiye ulaşmıştır. Keza 19. yüzyılda Sultan Abdülmecid tarafından tamiratı yaptırılıp yenilenen bu bina da bu bölüm sınıflarından kimselerin ikamet ettikleri yerdi. Topkapı Sarayı Müzesi içerisinde oldukça önemli Hat Sanatı örneklerinin sergilendiği bölümdür. Bu denli başarabilmesi zor sanatın en güzel örneklerini ünlü hattatlar olduğu kadar Osmanlı Sultanlarının kendi yazdığı örnekleri de keşif etme şansına erişeceksiniz.

12.6.1 Başlangıç

12.6.1 Başlangıç

Herkesin bir başlangıca ihtiyacı var. Ben de acemi bir turist rehberi olarak yola çıkmıştım. Geriye dönüp baktığımda başarmam gerekenleri daha iyi anlıyorum. Turumuza hemen girişte, sağımızda bulunan ve 121 numarayla sergilenen Mustafa İzzet Efendi’nin yazısıyla başlıyoruz. 22 Temmuz 1814 günü henüz 13 yaşında iken II.Mahmud’un dikkatini çekmişti genç Mustafa. Bir Cuma töreninde belki de hayatını değiştiren bir dönüm yaşadı. Bu yol onu bütün geçmişinden geleceğin önemli bir sanatçısı olmaya ulaştıracaktı. Karşınızda olan bu dua satırları hat öğretiminde önemli bir aşamadır. Eğer geleceğin potansiyel sanatçıları bu aşamayı geçemezse, özellikle de hocalarının çabalarını karşılıksız bırakmamak için tamda bu sırada bırakmaları gerekirdi. Sanatıyla Mustafa İzzet buradan geçip Ayasofya’nın kubbesine ulaşmıştır.

12.6.2 Sami Efendi İcazet Tasdiki

12.6.2 Sami Efendi İcazet Tasdiki

Sami Efendi 19. yüzyılda Osmanlı güzel yazı geleneğinin en önemli isimlerinden biridir. Hat yazısını anlamak kadar bu disiplinin kaidelerini de bilmek gerekir. Bu sebeple Saray’da sergilenen birbirinden başarılı örneklere geçmeden 321.124 numarasıyla sergilenen Sami Efendi’nin Mehmed Bahir Efendi’den aldığı icazet tasdikiyle başlamak anlamlı olur. Osmanlı’da yetenekli çocuklara güzel yazı öğretmek için dersler verilirdi. En başta el becerisini geliştirmek için çalışmalar yaptırılır ve derslere katılanlara nizami olmasa da ölçülü yazı yazmanın temelleri gösterilirdi. Bu işin üstüne yıllar harcamış bu öğrenciler icazet almayı hak ettiklerinde hocası tarafından icazet verilirdi. Sami Efendi kadar yetenekli de olsanız bu işler böyle yürürdü.

12.6.3 Altın Yazı

12.6.3 Altın Yazı

391 yazılı bu levha Osmanlı sanatında 18. ve 19. yüzyıllarda ortaya çıkıp çok sık kullanılan bir teknikle yapılmıştır. Bu tekniğin en belirgin özellikliği yazıda altın kullanılması. Yazıda geniş bir kalemin kullanılması bu üslubun “iri ya da büyük” anlamında ayırt edilen bir terimle sınıflandırılır. Maksat uzaktan bakılıp, yazının rahatça okunulmasını sağlamaktır. Önümüzde gördüğümüz yazının anlamı aslında gün ışığına getirildiğinde ortaya çıkıyor. Levhada “Allah, en hayırlı koruyandır; O, merhametlilerin en merhametlisidir” yazıyor.

12.6.4 Leylek

12.6.4 Leylek

Hat zerafetin ve zevkin, inceliğin sanatıdır. Koleksiyonun en zarif örneklerinden birini keşfetmek için 314/40 numarasıyla sergilenen Leyleği mutlaka görmelisiniz. Bu yazının sahibi İsmail Zühdi Efendi ve kardeşi kendi stillerine ulaşmalarını sağlayan ustalardan ilham alarak 19. yüzyıl ve bütün güzel yazı tarihine oldukça karakteristik ve eşsiz eserler bırakmışlardır. Leylek biçiminde “Rahmân ve rahîm olan Allah’ın adıyla” yazarak zamanının ötesinde bir güzel yazı eseri nakşetmiştir. Bu güzel yazının en büyük talihsizliği altın bezemelerini yapan kişinin leyleğin hemen altında yazan tarihi yanlış yazmış olmasıdır. Hicri takvime göre 1213 yani 1798 yerine 1013, miladi 1604 yazılmıştır.

12.6.5 Güzel yazı iz bırakır

12.6.5 Güzel yazı iz bırakır

Sona belkide en beklenmeyen eseri bırakıyorum. Keza Topkapı Sarayı koleksiyonlarında birbirinden eşsiz Kur’an ve el yazmaları var. Bu bölüm için en son eseri seçerken gerçekten zorlandım. O sebeple bütün Kur’anları görmenizi tavsiye ederim. Benim dikkatinizi çekmek istediğim eser 249 numarasıyla sergilenen 14. yüzyıl İlhanlı (Ilkhanate) Kur’an-ı Kerim cüzü (kısımı). İlhanlılar Orta Asya’dan İran’a uzanan, Moğol İmparatorluğunun bir parçasıydı. Liderleri Gazan Han’ın Müslümanlığı kabul etmesiyle yazma eser üretimişler, Kur’an bölümlerini eser haline getirmişlerdir. Neticede “güzel yazı iz bırakır”. Eserin ilgi çekici olması ise sayfa başı, başlık gibi bölümlerin birbirinden görkemli ve benzersiz olmasıdır. Üstünde inanılmaz bir emek harcanmış. Bununla birlikte altınla yapılan süslemelerinde Selçuklu ve Memlük dönemi izlenimleri görülür. Bu eserin içerdiği motif ve renk çeşitliliği oldukça dikkate değer.

12.7 İç Saray Hazinesi

12.7 İç Saray Hazinesi

Turumuza Hazine bölümüyle devam ediyoruz. Hat sergisinden çıkıp solunuzda kalan, eğer hiç girmediyseniz 3. avlunun en sağında kalan bu köşe en az sarayın diğer bölümleri kadar göz kamaştırıcı. 15. yüzyılda İstanbul’un en güzel manzarasına, yamacın üzerine II. Mehmed tarafından inşa ettirilmiştir. Sarayın temel taşlarından biri olan bu yapı Türk mimari özellikleri göstermektedir. Aslında 3 bölüm ve ferah bir nefes alma alanıyla inşa edilmiş, daha sonra yakında bulunan hamamın işlevini kaybetmesi ile 18. yüzyılda bu yer kazanılarak bir iç saray odası daha kazanılmıştır. Bina Roma dönemine tarihlenen yonca yaprağı şeklinde bir vaftizhane üzerinde yükselmektedir. Saray Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra müze dönüştürüldüğünde sergilenecek eserlerin anlamlı yerlerde sergilenmesine özen gösterilmiştir. Elbette bu bölümde parlak ve ilgi çekici birbirinden eşsiz eserler göreceksiniz. Ama şunu bilmenizi isterim ki bütün hazineler sadece altın ve gümüşten ibaret değildir. Gerçek hazineleri içerideki aynalarda bulacağınızdan eminim. Hadi başlayalım.

12.7.1 Kaşıkçı Elması

12.7.1 Kaşıkçı Elması

Hazine bölümünün en ünlü ve en çok merak edilen parçasıyla başlıyoruz. Elması 2/7610 envanter numarasıyla, yalnız başına sergilenirken bulacaksınız. Etrafı en kalabalık olan bu vitrin görenleri büyüleyen 86 karat ağırlığında Kaşıkçı Elmasına ayrılmıştır. 49 adet küçük elmasla çevrili bu eser sorguçlara takılan mücevheratlara benzerlik göstermektedir. En bilinen hikayeye göre bir çöp yığınında yuvarlak bir taş bulunmuş ve bir seyyar satıcı tarafından 3 kaşık karşılığı satın alınmış. Daha sonra bir kuyumcu bu taşı satın almış ve bir başka kuyumcuya göstermiş. Taşın elmas olduğu ortaya çıkınca diğer kuyumcu da bu taş üzerinden hak talep etmiş. Akabinde olay baş kuyumcu tarafından duyulur ve birer kese para vererek bu taşı onlardan satın alır. Daha sonra Baş Vezir olayı duyar ve o da bunu baş kuyumcudan satın alır. Bu kadar kişinin duyduğu olayı en son Sultan duyar ve taşın saraya getirilmesini ister. Taş kesilir ve kaşığa benzer bir görünüm alır. Bu yüzden de “Kaşıkçı Elması” adını alacaktır.

12.7.2 Topkapı Hançeri

12.7.2 Topkapı Hançeri

Sırada sarayın adıyla bütünleşmiş, 2/160 numarasıyla sergilenen Topkapı Hançeri var. İlk bakışta zümrütlerinden başka birşey göremeyeceğiniz bu eser 35 santimetre boyutlarında olup 18. yüzyıla tarihlenmektedir. Daha detaylı baktığınızda çeliğin, altın ve elmas gibi kıymetli işlemelerle bir hazine mücevherine dönüştüğünü fark edeceksiniz. Üstelik hançerin kabzasında gizlenmiş saat gibi detaylar bu hançerin günlük hayatta pek kullanılan cinsten olmadığını bizlere bir kez daha anımsatıyor. Hançer Osmanlı Sultanı I. Mahmud tarafından Nadir Şah’a hediye olarak yaptırılmıştır. Hançer teslim edilmeden Nadir Şah’ın ölmesi bugün bir camın arkasında, bu kadar yakından, böylesine muhteşem bir eseri görebilmemizin tek sebebi.

12.7.3 Murad III Cildi

12.7.3 Murad III Cildi

Şimdi gözlerimizi 2/2107 numaralı bir başka koleksiyona çevirelim. Şair olup şiir yazmak güzel meziyettir. III.Murad kendi mahlası, divanı olan ve tasavvufi boyutta oldukça derin şiirler yazmış bir Osmanlı Sultanıdır. Kapsamlı şiir koleksiyonuna sahiptir. Çoğunlukla dünya kavramı üzerine gitmiş, fanilik, dünya ve ahiret üzerine yoğunlaşmıştır. Şiirlerinde tahtla, ipek kumaşlarla, şan ve şöhretle yaşayan hükümdarların herhangi bir ölümlüyle aynı kaderi paylaşacağını ve dünyevi her şeyin geçici olduğunu işlemiştir. Bir çok hükümdarın kendi yaşadıkları sürece ölümsüz, ve hatta tanrının kendisi olduklarını iddia ettiklerini unutmamak gerekir. 16. yüzyıla tarihlenen bu eşi benzerini pek göremeyeceğiniz cilt altın, zümrüt, yakut ve elmaslar kullanılarak üretilmiştir. Belki bunca değerli taşın kullanıldığı bu cilt sizlere oldukça ironik gelecek ve söylediklerimle bütünleşmediğini düşüneceksiniz. Bense uzaklarda “bu taşlar o kadar değerli olsa, onları korumak için şiirlerin olduğu kağıtları kullanırlardı” diyeceğim.

12.7.4 Altın Tören Tahtı

12.7.4 Altın Tören Tahtı

2/2825 numaralı Altın Taht III. Mustafa’nın 18. yüzyıl tasvirlerinde ilk defa ortaya çıkıyor. Bu sebeple 18. yüzyılın ortasına tarihlenmektedir. Daha önce 3. kapıdan konuşurken tahtın çeşitli törenlerde buraya çıkarıldığını söylemiştim. Bu tip etkinlikler dışında tahtların saray hayatında pek kullanılmadığını söyleyebiliriz. Ahşabında ceviz ağacı tercih edilen bu taht ağırlığı 250 gram altın levhalarla kaplanılmış ve 954 adet krizolit mücevheri bu altın levhaların üzerine yerleştirilmiştir. Bu taşın tercih edilmiş olması oldukça ilginç. Son olarak 4 Temmuz 1918’de Mehmed VI’nın tahta çıkış töreninde kullanılan bu taht turlarımda gözlemlediğim, en çok ilgi çeken eserlerden bir tanesi.

12.7.5 Altın Şamdanlar

12.7.5 Altın Şamdanlar

Hazine ziyaretinizin sonlarına doğru geldiğinizde 2/7639 ve 7640 numaralarıyla sergilenen iki adet altın şamdan göreceksiniz. 150 santimetre bu altın şamdanların tanesi 48 gram altın olmakla birlikte üzerinde elmaslarla bezenmişlerdir. Boyun kısımlarında çiçek desenleri işlenmiş şamdanların orta bölümlerinde yazılar belirmektedir. Bunlardan büyük ve tek parça yazı gibi görünen, hemen yanında altından bir çiçek kabartması beliren bölüm Sultan Abdülmecid’in tuğrası (imza)’dır. Diğer yüzünden ise 19. yüzyıla tarihli bir yazı yer almaktadır. Yazı dizisinde bu sultanın şamdanları Hazreti Muhammedin türbesine sunduğunu anlıyoruz.

12.8 İmparatorluk Kıyafetleri

12.8 İmparatorluk Kıyafetleri

Gezimize üçüncü avluda kıyafetlerin bulunduğu Seferli Koğuşuyla devam ediyoruz. Bu bina daha önce anlattığım iç avlu kütüphane binasının ve hazine binalarının hemen yanındadır. İkinci avluya doğru sol köşede bu bölümü bulabilirsiniz. 18. yüzyılda Sultan III. Ahmed tarafından yanında bulunan II. Mehmed dönemi yapılarına ilaveten inşa edilmiştir. Günümüzde Sultan kıyafetleri ve çeşitli aksesuarlarla birlikte bir çok koleksiyon parçasına ev sahipliği yapmaktadır. Eskiden mesleki olarak iç saray halkının kıyafetlerinin yıkanmasından sorumlu olan bu bölüm erkanı daha sonraları sanata, müziğe ve hatta güreşe dair çalışmalar yapmıştır. Her odada olduğu kadar eğitim vasıfları da görür, iç sarayda yüksek eğitim veren kurumlardan biriydi. Sarayın dilsiz ve cüceleri de burada eğitilmişlerdir. Gelin biraz içeri bakalım.

12.8.1 Giysiler (Kaftanlar)

12.8.1 Giysiler (Kaftanlar)

Osmanlıda ipek işçiliği dokuma ve lüks kıyafet tercih edilmesi gücün ve statünün sembolü olduğu kadar dönem zevklerini yansıtan önemli bir ölçme aracıdır. Geniş bir beden ölçüsü ile tasarlanmış kaftanlar rahat bir kullanım sağlamak için “T” formunda tasarlanmışlardır. Bu giysilerin kalıpları genellikle dikdörtgen ve üçgen parçalardan oluşmaktadır. Osmanlı Sultanları arasında tercih edilen kıyafetler kişisel özelliklere göre değişiklik gösterirdi. II. Mehmed (Fatih) çoğu zaman sade giyinmeyi tercih etmiştir. Etrafınızda gördüğünüz bu giysiler üstündeki dokuma, süs ve kumaş kesimi açısından dönemlere ait zevkleri yansıtmaktadır. Elbette görsel olduğu kadar işlevsel de üretilmekteydiler. Keza kışları kürkle kaplanıp ona göre hazırlanmışlardır. Hanedan üyeleri, yöneticiler ve varlıklı kişilerin giydiği elbiseler kumaş ve kalite bakımından diğerlerine kıyasla farklı dikilirlerdi. Bu tip giysiler yüksek kalite işlemelerle yapılır ve değerli taşlar ile süslenirlerdi. Sarayda herşey için bir görevli olduğu gibi sadece bu işle ilgilenen saray görevlileri vardı. Osmanlı’da giysilerin renk ve desenleri toplum içerisinde ayırt edici bir nitelik taşırdı. Halkın giyebilecekleri resmi düzenlemelerle belirlenirken saray giyiminin daha özgür olduğunu biliyoruz. Bu kıyafetleri ve işçiliklerini dikkatli incelemenizi tavsiye ederim çünkü sadece kumaştan daha fazlasını bulacaksınız.

12.8.2 Tılsımlı Gömlekler

12.8.2 Tılsımlı Gömlekler

Topkapı Sarayında 80’in üzerinde tılsımlı gömlek mevcuttur. Bu gömlekler büyük oranda Osmanlı Sultanlarına aitti. Çeşitli dönemlere tarihlendirilen gömlekler geçmişte savaşa giderken, önemli olaylarda, törenlerde ve hatta ava giderken kıyafetlerin içine giyilirdi. Hekimbaşı tarafından görev mektubu yazılır, yıldızların durumlarından ve devinimlerinden anlam çıkararak falcılık yapan kimseler tarih ve saat tayin ederlerdi. Gömlekler şahsi yapıldığı için kişisel tercihlere ve düşünülen işleve göre görünüm kazanırdı. Bütün bunlar belirlendikten sonra yazılar için güzel yazı ustaları görevlendirilir, tarih ve sahibine ait göndermeler yapılır, ilgili dualar ilave edilirdi. Ayrıca süslemeleri yapılır, görünüş açısından da güzelleştirmeler ve tasarımları yapılırdı. Şifa, iyileşme ve şans getirdiğine inanılan bu gömlekler şüphesiz gezmekte olduğunuz bölümün en ilginç örneklerinden. Bunları girişten sonra karşıdaki odada bulabilirsiniz.

12.8.3 Şehzade Kıyafetleri

12.8.3 Şehzade Kıyafetleri

Şehzade kıyafetlerini bulmak için üst kata çıkıyoruz. 15. ve 16. yüzyıllara gelindiğinde işleme sanatlarının hızla yayıldığını ve kıyafetlerde kullanımının sıklaştığını görüyoruz. Diğer giysilerde de fark edebileceğiniz bu ilerleme özellikle Şehzade Kıyafetlerinde geleneksel işleme tekniklerinin yaka ve kol gibi bölümlerinde altın bordürlerle süslenmesiyle daha belirgin hale geliyor. En güzel örnekeleri 16. yüzyıla tarihlenen ve Sultan Süleyman’ın (Muhteşem) şehzadesi Mehmet’e ait Tören giysileridir. 13/738 numarasıyla sergilenen kıymetli madenlerden üretilen tellerle süslenmiş ve sadece günlük bir kıyafet olma vasfını kaybetmiştir. Bu bölümde sergilenen ve ebatlarıyla dikkatiniz çekmiş olan bu kıyafetler yine sizleri ebatlarıyla şaşırtacaklar. Çünkü bebeklere ve çocuklara dikilmiş özel kıyafetler de tüm ziyaretçilerin ilgisine sunulmaktadır. Şekillerinden anlayabileceğiniz üzere bebek ve çocuklara yapılmış kıyafetler de aynı modeller üzerinden yapılmıştır. Dahası kıyafetler üzerinde gösterilen ilgiden bu kıyafetlerin de en özgün ve zevkli örnekler olduğunu söyleyebiliriz.

12.8.4 Saray Kadınları Giysileri

12.8.4 Saray Kadınları Giysileri

Yine üst katta sergilenen en ilginç koleksiyonların başında sayabileceğimiz Saray kadınlarına ait olan giysiler gelmektedir. Saraylı kadınlar iç giyim üzerine şalvar, hafif dokulu kumaştan üretilen kıvrımlı gömlekler, iç kıyafet ve dış giysilerden oluşmaktadır. Bu giysilerin biçimleri, kumaş renkleri anlamlar taşımaktaydı ve mevsimsel olarak bazı değişiklikler gösterirdi. Yazlık elbiseler ince kumaştan üretilmişlerdir. 18. yüzyılda sarayda yaşayan yüksek sınıf kadınlar kürkler giymiştir. Değerli takılar kullanmış ve aksesuar kullanımında değerli taşlardan kemerler takmışlardır. Yine bu yüzyıllarda saray kadınları arasında batılılaşma izleri kıyafetlerde görülmeye başlanır. Osmanlı saraylı kadın giyimi hem dönemlerine göre hem de iç giyim, dış giyim, aksesuarlar, baş ve ayak olarak da gruplandırılır. Erkeklerde olduğu gibi sıradan halk ile saraylı hanımlar arasında da farklılıklar vardı.

12.8.5 Aksesuarlar

12.8.5 Aksesuarlar

Saray kıyafetleri sergisine veda etmeden sergilenen aksesuarlara da dikkatinizi çekmek istedim. Bugün her ne kadar bizler de kıyafetlerimizi bütünleyici öğeler kullanıyorsak saray halkı da çeşitli aksesuarlar kullanmışlardır. Bunlar birbirlerine benzerlik gösterdiği kadar birbirlerinden ayıran özelliklere de sahiplerdi. Örnek olarak Osmanlı kadınlarının takıları olan yüzükleri verebiliriz. Erkekler de yüzükler kullanmış hatta kullanılan yüzükleri değerli taşlarla süsleyerek önemli birer aksesuarları haline getirmişlerdir. Kadınlara özgü aksesuarlara ise enselik denilen, örgülü saçlara takılan aksesuarları örnek gösterebiliriz. Küpeler, taraklar, başlıklar göreceksiniz. Bu tür detaylar sizleri saray insanlarının yaşamına birkaç adım daha yaklaştıracaktır.

13 Dördüncü Avlu

13 Dördüncü Avlu

Gezimize 3. avlunun sonunda, Kutsal Emanetler ile Hat bölümlerini gördüğümüz tarafta bulunan merdivenleri kullanarak devam ediyoruz. Merdivenlerden hemen sonra solumuzda avluda bulunan köşklere ulaşacağız. Bu avlu eskiden sarayın bahçesinden ibaretti. Zamananla ilave edilen köşkler ve yapı birimleriyle bir avluya dönüştü. Arkasında tarihi yarımadanın en yüksek tepesi, önünde saray bahçeleri, Boğaz ve Haliç’in suları kesişir. Merdivenleri tırmanıp, köşklerin arasından geçtiğinizde belki de İstanbul’un en karakteristik görüntüleriyle karşılaşırsınız. Tam karşınızda Galata Kulesi, onun önünden geçen Haliç bir boynuz şeklinde İstanbul’un avrupa yakasını neredeyse ikiye böler. Buradan bakıp biz insanların ne kadar küçük olduğunu anımsamamak mümkün değil. İstanbul herşeyden büyük. Ben her turumun sonunda hatırlamak için bir kaç dakika da olsa burada ufuklara dalarım. Herkesin kendini dev sandığı bir dünyada bizlerin böylesine hatırlatmalara ihtiyacımızın olduğunu düşünüyorum. Bu düşüncelerin arasında fotoğraflarınızı çekip geri döndüğünüzde avludaki binaları tanıyacağız ve sizlere mutlaka görmenizi istediğim detayları aktaracağım.

13.1 Bağdat Köşkü

13.1 Bağdat Köşkü

Köşkler bahçesinin bu kısmında, köşede yalnız beliren yapı IV.Murad’ın Bağdat’ın tekrar fethedilmesi üzerine bir anı nişanesi olarak inşa ettirilmiştir. Yapımana IV.Murad henüz sefere çıkarken başlanan yapı birazdan göreceğiniz Revan Köşkü İle aynı planı paylaşmaktadır. Taştan yüksek bir temel üstünde oturtulan yapı 22 sütunla çevrelenen geniş bir saçakla çevrelenmiştir. Bu özellik yapının etrafını güneşten koruyarak kullanım açısından konfor seviyesini ileri taşıyor. Esas bina içeride kalacak şekilde hava şartlarından korunmuş oluyor. Mimari açıdan en dikkat çekici özellikleri mermer işçiliği ve kullanılan çinileri olduğunu söyleyebiliriz. Bununla birlikte renkli cam süslemeleri, ahşap aksamında kullanılan sedef detaylar göz alıcı. Ocağın etrafını saran bronz kaplamalar Türk motifleriyle hareketlendirilmiş. Bina her ne kadar IV. Murad seferden dönünce büyük oranda bitmiş olsa da, içeri yapılan bu tezyinatları görememiş ve genç yaşta vefat etmiştir.

13.2 İftariye Köşkü (Kameriye)

13.2 İftariye Köşkü (Kameriye)

Bağdat köşkünden çıktığınızda, muhtemel fotoğraf çekildiğiniz yerde dökme metaldan yapılmış bir çatı altında balkon şeklinde uzanan bir bölüm göreceksiniz. Sultan İbrahim tarafından 17. yüzyılda yaptırılan bu yapı Ramazanlarda iftar ve bayramlarda Osmanlı Sultanlarının tebrikleri kabulü için inşa edilmiştir. Geceleri mehtaplık olarak da kullanılmış bu yapı sarayın en küçük yapısıdır. Bu sebeple köşk yerine kameriye veya çardak demek daha makul olsa gerek.

13.3 Sünnet Odası

13.3 Sünnet Odası

Bağdat Köşkünü arkanızda bıraktığınızda İftariye çardağının hemen yanında, köşede konumlanan bu yapının aslen I. Süleyman (Muhteşem) döneminde inşa olduğu düşünülmektedir. Günümüzdeki bina ise Sultan İbrahim döneminde bugünkü görünümünü kazanmıştır. Odaya bu ismin verilmesi sünnet namazını burada kılıp daha sonra cemaate katılınmasından ötürüdür. Kapı girişinde gördüğünüz çiniler bizlere bir kez daha sarayın adeta bir çini müzesi olduğunu hatırlatıyor. İç mekanda ise yine çini detaylarının duvar, pencere içleri ve niş içlerinde kullanılmış olduğunu görüyoruz. Bu odanın ilgi çekici bir diğer özelliği pencere yanlarına yerleştirilmiş çeşmelerdir. Bir çok mekanda da olduğu gibi burada da su motifi karşımıza çıkıyor. Haremde gördüğümüz III. Murad odasında olduğu gibi bir kullanım odası olduğunu düşünürsek bu aslında anlaşılabilecek bir detay. Ama bu odayı bildiğimiz sünnet törenleriyle ilişkilendirerek bazı görüşlere göre şehzadelerin seslerinin dışarıdan duyulmaması için yapılmış olduğu düşünülebilir. Çeşmeden çıkabilecek suyun öyle bir feryadı bastırabilecek bir kuvvette olmayacağı kanaatindeyim. Bu bizlere telkin edici veya serinletici amaçla kullanılmış olma ihtimalinin daha olası olduğunu gösteriyor. Topkapı Sarayında su ve işlevlerini bu sesli rehbere sığdıramayız.

13.4 Revan Köşkü

13.4 Revan Köşkü

Bir önceki odadan çıkıp sağımızda Kutsal Emanetler dairesi ve hemen solumuzda sekizgen planla yükselen Revan Köşkünü göreceğiz. Havuzun hemen yanında bulunan bu yapı IV. Murad’ın Revan zaferi üzerine 17. yüzyılda inşa ettirilmiştir. Bu oda eskiden Sarık odası olarak da bilinirdi. Binanın altında bulunan mahzenin soğuk hava deposu olarak kullanılmış ve burada vefat eden Sultanların bir süre saklanılmış olabileceği düşünülür. Köşkün içine girmeden henüz avluda gördüğümüz çeşmenin vefat eden Sultanların yıkandığı yer olduğunu göz önünde bulundurursak bu ihtimal dahilinde bir durumdur. İçeri girip tavanlarındaki süslemelerin dekoratif bir kubbeyle örtüldüğünü fark ediyoruz. Pencerelerdeki renkler, ahşap aksamları ve çinileriyle bina oldukça özel unsurlarla yapılmış.

13.5 Mustafa Paşa Köşkü

13.5 Mustafa Paşa Köşkü

Revan kökünden çıkıp lale bahçesine merdivenle inildiğinde karşımıza çıkan bu bina Mustafa Paşa Köşkü ya da Sofa Köşkü olarak bilinir. 17. yüzyılda inşa edildiği düşünülen yapı muhtmelen IV. Mehmed dönemine tarihlenir. Bina iki kuleli olan bir kapının üzerine inşa ettirilmiştir. 1682 tarihinde Rus elçisini IV. Mehmed’in burada ağırladığını biliyoruz. İki salonlu, ahşap süsleme ve bezemeleriyle dikkat çeken yapı aynı zamanda sarayın günümüzde ayakta duran tek ahşap köşküdür. Sarayın hayatında çeşitli anılara şahit olmuş yapı eskiden görüşmelerin yapıldığı, çeşitli vesilelerle altınların dağıtıldığı ve hatta aşağıda bulunan bahçede spor müsabakaları yapıldığında bu yarışmaların seyreldildiği yerdi. Sizlerde bu köşkte ziyaretinizi tamamladığınızda merdivenlerle bu bahçeye inebilirsiniz. Sonrasında sağa dönüp, avlunun en uç kısmında bulunan Mecidiye Köşükünü ziyaret edeceğiz. Önündeki nefes kesen İstanbul manzarasıyla fotoğraflarınızı çekin ve sizleri son bölüm olan Mecidiye Köşkünde bekliyor olacağım.

13.6 Mecidiye Köşkü

13.6 Mecidiye Köşkü

15. yüzyılda temel taşları İstanbul’un Fatihi, Fatih Sultan Mehmed tarafından atılan Topkapı Sarayı 19. yüzyıla gelindiğinde bünyesine son bir bina daha katacaktır. Bu bina bütün İstanbul’un en güzel manzarasına sahip olan Mecidiye Köşküdür. 1858’de Sultan Abdülmecid tarafından inşa ettirilen yapı mimari açıdan komşuları olan diğer saray sakinlerine göre biraz farklı. Boğaza paralel, dikdörtgen şeklinde inşa edilen yapı Fransız mimari üslubunda tasarlanmıştır. Ziyaret için kullanılan girişten içeri adımınızı attığınızda gösterişli bir koridorla karşılaşılır. Bu alandan sonra ulaşılan koridorda ise binanın iki adet büyük salonla plandığını fark edeceksiniz. Bu alanlar dışında köşkün odaları ve bir de tuvaleti bulunur. İç mekanda kullanılan dekor elemanları, mobilyalar, kristal avizeler ve aynalar sizlere Batı izlenimlerini anımsatacaktır. Bugün köşkün dışında günde binlerce turistin fotoğraf çekildiği teras binanın aslında balkonuydu. Bu sebeple binanın hem içi ve hemde dışı uyumlu zevkleri yansıtır. Dolmabahçe sarayının inşa üslübunun bu tarzı benimsemiş olmasında Mecidiye Köşkünün payı oldukça büyüktür. Saray Dolmabahçeye taşındığında buraya gösterilen ilgi kaybolmuş ve zaman zaman yapılan törenler ve ağırlamalar dışında kullanılmamıştır.

14 Son Durak

14 Son Durak

Herkesin bir başlangıca ihtiyacı vardır. Bu başlangıç olmadan yollarımızın kesişmesi pek olası değildi. Bu projeye ait hazırladığım ücretsiz sesli rehberlere yine erşim sağladığınız bana ait olan web sitesinden ulaşabilirsiniz. Aynı web sitesi üzerindeki iletişim formundan görüşlerinizi iletebilirsiniz. Eğer bu içeriklerin fayda sağladığını düşünüyorsanız mutlaka tanıdıklarınızla paylaşın. Ben Oğulcan ÖZDİL. Sizinle bir kez daha bu başlangıç heyecanını paylaşmama fırsat verdiğiniz için teşekkür ederim. Bir sonrakinde görüşmek üzere.