Ayasofya Sesli Rehber

Ayasofya Sesli Rehber

Bölüm 1 – Ayasofya Giriş

Bölüm 1 - Ayasofya Giriş

İnsanlığın tarihi pek çok büyük yapıya tanıklık etmiştir. Geçmişimize bir göz attığımızda, hangisinin diğerinden üstün olduğunu seçmek kolay değil. İnsanlar — zamanın en başından bu yana — büyük şehirler, anıtlar ve tapınaklar inşa ettiler.

“Bugün, bu muhteşem yapıda rehberlik etme ayrıcalığına sahip biri olarak — bir kez daha Ayasofya’yı anlatmaya cesaret ediyorum.”

Merhaba! Ben Oğulcan ÖZDİL. Şimdi dinleyeceğiniz ücretsiz sesli rehber, insan elleriyle inşa edilmiş en olağanüstü yapılardan biri olan Ayasofya için tarafımca hazırlanmıştır.

Ayasofya’nın kubbesi altında defalarca tur yapmış biri olarak bu uygulamanın bölümler halinde anlatılmasını uygun buldum. Böylece bölüm sonlarında fotoğraflarınızı çekebilir ve istediğiniz detayları dikkatli inceleme fırsatı bulabilirsiniz. İlk bölümde Ayasofya’nın tarihi ile başlayarak binanın günümüze kadar geliş hikayesini anlatacağım. Arından binanın mimarisi ve bölümleri üzerine konuşacağız. Daha sonra öne çıkan unsurlardan söz ederek Ayasofya’nın mozaiklerine değinecek ve sesli rehberi sonlandıracağım.

Hadi başlayalım!

Bölüm 2 – Ayasofya’nın Tarihi

Bölüm 2 - Ayasofya'nın Tarihi

Ayasofya, şehrin birinci tepesinde toplamda üç kez inşa edilmiş bir yapı. Bugün gezdiğimiz bina, bu üç yapının sonuncusu olan üçüncü ve son hali. İlk inşa edildiğinde kiliseye verilen isim, “Megale Ekklesia”, yani Büyük Kiliseydi. 5. yüzyıldan itibaren bu ismin Sophia olarak değiştiğini biliyoruz. Yapı, Hristiyan Üçlüsü’nün ikinci unsuru olan Theia Sophia’dan, yani Kutsal Hikmet’ten adını aldı. Bununla birlikte, Bizanslıların bu yapıya uzun süre “Büyük Kilise” demeye devam ettiğini de biliyoruz. 1453 sonrasında ise yapının adı Ayasofya olarak biraz değişti ve bugüne bu adla ulaştı.

380–440 yılları arasında yaşamış kilise tarihçisi Sokrates, Ayasofya’nın ilk yapısının 337–361 yılları arasında hüküm süren İmparator Konstantios tarafından yaptırıldığını aktarıyor. Bu ilk yapının açılışı 15 Şubat 360 tarihinde gerçekleşti. Büyük ihtimalle ahşap çatılı bir bazilika biçiminde inşa edilmişti. Aslında bu yapının tarihini Büyük Konstantin’e bağdaştıran yaygın bir düşünce var; ama gerçek şu ki ilk kilise, onun oğlu Konstantios döneminde tamamlanıp açılmış olmalı.

Ne yazık ki bu ilk yapı çok uzun yaşamadı. Konstantinopolis Patriği İoannes Khrysostomos’un, İmparator Arkadios ile yaşadığı çatışma nedeniyle sürgüne gönderilmesi üzerine başlayan isyanda kilise 20 Haziran 404 tarihinde yakıldı.

Kilisenin onarımı ikinci Theodosius döneminde tamamlandı ve 10 Ekim 415’te yeniden ibadete açıldı. Kaynaklardan öğrendiğimize göre bu kilise beş nefli bir bazilika biçiminde inşa edilmişti. Ancak bu ikinci kilise de çok uzun süre ayakta kalamadı.

Tarihte Nika İsyanı olarak bilinen ve İmparator Justinianus’a karşı gerçekleşen isyan sırasında çıkan yangında, 13 Ocak 532 gecesi Theodosius’un Ayasofyası tamamen yıkıldı. Ancak Justinianus, isyanı bastırmasının ardından derhal yeniden inşa hamlesi başlattı. Dönemin en güvenilir tarihsel kaynağı sayılan Prokopios, inşaatın 23 Şubat’ta başladığını aktarıyor.

Justinianus, devasa imparatorluğunun her köşesinden inşa malzemesi toparlatır. Mısır’daki Heliopolis’ten sekiz büyük kırmızı porfir sütun; Batı Anadolu’da Efes’teki Artemis Tapınağı’ndan, Kyzikos’tan ve Suriye’deki Baalbek’ten sütunlar; çeşitli yerlerden farklı renk ve türlerde mermerler getirilir. İnşaatta yaklaşık 10.000 işçinin çalıştığı düşünülüyor. Justinianus bizzat şantiyeyi denetler, işçileri cesaretlendirir. Ve Ayasofya, tam beş yıl on ay gibi kısa bir sürede tamamlanarak 27 Aralık 537’de, Patrik Menas’ın da katılımıyla düzenlenen görkemli bir törenle İmparator Justinianus tarafından açılır.

Yapı tarih boyunca pek çok kez hasar gördü. 557 depreminin ardından kubbenin doğu bölümü 7 Mayıs 558’de çöktü. Yapının asıl mimarlardan birinin yeğeni genç İsidoros tarafından yeniden inşa edildi; kubbe yaklaşık 6.25 metre yükseltilerek 24 Aralık 562’de yeniden ibadete açıldı.

İkonoklazma döneminde (726–842) Ayasofya’daki tüm figüratif süslemeler kaldırıldı. 859 yangını ciddi hasar bıraktı; 869 depremi ise yapıya en büyük zararı verdi. İmparator II. Basileios döneminde, muhtmelen 10. yüzyıl sonları yaşanan bir depremde büyük merkezi kubbe bir kez daha çöktü. Altı yıllık bir restorasyon sürecinin ardından Ermeni mimar Trdat tarafından yapıyı eski haline kavuşturuldu ve 13 Mayıs 994’te tekrar açıldı.

1204’teki IV. Haçlı Seferi sırasında İstanbul’u işgal eden Latinler, Ayasofya’ya büyük zarar verdiler. II. Andronikos dönemi, 1317’de daha kapsamlı bir restorasyon yapıldı ve dış duvarlar payandalarla güçlendirildi. Ama 19 Mayıs 1346’da, görünürde herhangi bir neden olmaksızın doğu ana kemeri ve kubbenin bir bölümü çöktü. Ekonomik açıdan oldukça zayıflamış olan Doğu Roma, bu hasarı ancak 1354’te, halktan bağış toplayarak onarabildiler.

İstanbul’un fethinin ardından Ayasofya, dönemin geleneğine uygun olarak camiye dönüştürüldü. Tursun Bey’e göre Fatih Sultan Mehmed, kubbeye kadar çıktığında yapının ve çevresinin harap halini görünce ünlü Farsça beytini okudu. Fatih, Ayasofya’nın yıkılmasının önüne geçti; burada ilk namazı kıldıktan sonra camiyi vakfının ilk eseri olarak bağışladı ve yanına bir medrese yaptırdı. İlk minare, batı cephesindeki yarım kubbenin yanında yer alan iki payanda kulesinden güneydekinin üzerine ahşap olarak inşa edildi.

Mimar Sinan, Selim II döneminde Ayasofyayı çevreleyen ve yapıya zarar veren evleri kaldırttı; binanın çökmesini önlemek için payandalar inşa etti. Bu sultan için Mimar Sinan tarafından yapılan türbe, çevrede inşa edilen ilk sultan türbesidir. III. Murad döneminde kuzey cephesindeki iki minare, minber, kürsü ve hünkâr mahfili eklendi; antik dönemden kalma iki büyük mermer küp ise Bergama’dan getirilerek iç mekâna yerleştirildi.

1739’da I. Mahmud, yapının güney nefine görkemli bir kütüphane yaptırdı. 1740’ta ise dış avluya son derece zarif bir çeşme, bir sıbyan mektebi ve bir imaret eklendi. Böylece Ayasofya, gerçek anlamıyla bir külliyeye dönüştü.

1847–1849 yılları arasında İsviçreli mimar Fossati kardeşlerin yönettiği kapsamlı bir restorasyon gerçekleştirildi. Bu süreçte duvarlardaki tüm mozaikler ortaya çıkarıldı; hem Gaspare Fossati hem de İstanbul’da bulunan Alman Wilhelm Salzenberg tarafından çizimleri yapıldı. Aynı restorasyon sırasında Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin yazdığı yaklaşık 7,5 metre çapındaki büyük yuvarlak hat levhaları da hazırlanarak yapıya yerleştirilmiştir.

Ayasofya’nın camiden müzeye dönüştürülmesi ise 1934 yılında alınan bir Bakanlar Kurulu kararıyla gerçekleşti. Uzun yıllar süren hukuki süreçler ve tartışmaların ardından Danıştay, 2 Temmuz 2020’de tarihi kararını açıkladı ve 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararını iptal etti. Ardından 10 Temmuz 2020 tarihli Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle Ayasofya, Diyanet İşleri Başkanlığı’na devredilerek, müzeye dönüştürülmesinden 86 yıl sonra, 24 Temmuz 2020’de Cuma namazıyla birlikte Ayasofya-i Kebîr Câmi-i Şerîfi adıyla yeniden ibadete açıldı.

Bölüm 3 – Mimari ve Binanın Bölümleri

Bölüm 3 - Mimari ve Binanın Bölümleri

Ayasofya’nın içeriye ilk adım atmanızdan itibaren sizlerde heyecan uyandıracak bir etkisi vardır. Bu etki hiç şüphesiz içeride bulunan alanın genişliği ve neredeyse havada asılı gibi görünen muazzam kubbesidir. Erken Hristiyan dini mimarisinde en sık karşılaşılan yapı tipi bazilikal plandır. Ancak Roma mimarisinden köklenen, merkezi planlı yapı adı verilen başka bir tip daha var. Bu planın uygulama alanı olarak genellikle mezar yapılarını ve hamamları görürüz. Ayasofya, bu iki zıt uzam anlayışının birleştirildiği bir örnek olarak, kubbeli bazilika adı verilen bir planda inşa edildi. Plan itibarıyla bazilikal bir yapıya sahip olsa da örtüsü bir kubbe. Giriş koridorları (Narteks) ve Mihrap Boşluğu (apsis) hariç yapı, içten 73.5 metre uzunluğunda ve 69.5 metre genişliğindedir. Apsis dışarıya doğru 6 metre kadar daha çıkıntı yapar. Bu muazzam boyutlarıyla yapı, Doğu Roma dünyasının en büyük ölçekli binası olarak tasarlandı.

3.1 Avlu ve Narteks

Yapının bireysel bölümlerine baktığımızda, dikkat çeken ilk şey bugün artık neredeyse hiç izi kalmamış olan avludur. Batı cephesinde sütunlu revakların çevrelediği bir avlu yer alıyordu; ortasında ise phiale adı verilen bir çeşme vardı. Bu avludan, çapraz tonozlarla örtülü dokuz birimli dış nartekse girilir. Günümüzde oldukça sade görünen dış narteksten, beş kapıyla iç nartekse geçilir. Dış narteksten daha yüksek ve daha zengin bezemeli olan iç narteks, eksene paralel kemerlerle ayrılmış dokuz bölüme sahiptir. Bina giriş koridoru görevini üstlenmiş bu narteksler dışarda kalan avlu ve içerde bulunan mabedin arasında önemli bir görev üstleniyordu.

İç narteksin güney ucundaki kapı Horologion kapısı olarak adlandırılır. Buradaki, haçlarla süslü bronz kanat kapılar 9. yüzyılda Theophilos tarafından yerleştirilmiştir. Narteksin her bölümünden ana ibadet mekânına kapılarla ulaşılır. Ortadaki üç kapı İmparator Kapıları olarak bilinir ve yalnızca imparatora mahsustur. İmparatorlar genellikle en yüksek kemerli orta kapıdan girerdi; girerken kendilerini diğer insanlardan ayırt eden tüm süsleri kapıda bekleyen bir din adamına teslim ederlerdi. Bu jest, Tanrı’nın ve kilisenin üstünlüğünü kabul etmek anlamına geliyordu. İç narteksin tonozları ise altın zemin üzerine geometrik bezemelere sahip mozaiklerle kaplıdır.

3.2 Ana Mabed (Naos) ve Kubbe

Ayasofya’nın ana ibadet mekânı, dört büyük paye ve aralarına yerleştirilen sütunlarla ayrılmış iki yan neften oluşur. Dikdörtgen planlı ana ibadet mekânı, 55 metre yüksekliğinde eliptik bir kubbeyle örtülüdür. Kubbenin özgün halinin daha şişkin olduğu anlaşılıyor; sonraki dönemden günümüze ulaşan kubbe ise daha yassı. Bu kubbe düzeni statik sorunlar yarattığından çözüm arayışları hiç durmadı. Kubbeyi taşımak için dört büyük kemere oturtuldu; uzun orta nefin üstünü örtmek amacıyla doğu–batı eksenine iki büyük yarım kubbe yerleştirildi. Yük dış duvarlara ve oradan zemine aktarılmaya çalışıldı; ancak bu yeterli olmadığından Ayasofya’nın batı ve doğu cephelerine defalarca yeni payandalar eklendi.

İki mimar — Tralleis’li (bugünkü Aydın) Anthemios ve Miletoslu (bugünkü Milet–Balat) İsidoros — bu devasa yapının orta mekânını, pandantifler üzerine oturan, şişkin bir yelken gibi bütünlük gösteren yaklaşık 31–33 metre çapında büyük ve sığ bir kubbeyle örtmeyi tercih ettiler. Bu, gerçek anlamıyla büyük bir cesaret eylemiydi. Statik açıdan yapı bu yükü taşımakta zorlandı ve her iki dönemde de — hem Roma hem de Osmanlı döneminde — dıştan eklenen büyük payandaların yardımıyla ayakta tutulabildi.

Anthemios daha önce kubbe inşa eden ilk kişi değildi; ama onu bu denli yükseğe çıkaran ve pencereler açmayı göze alan ilk mimar oydu. Bu pencereler kubbeye inanılmaz bir hafiflik hissi kattı. İbadet etmeye gelen insanlar için kubbe, yukarıda ışıklar içinde parlayan gök kubbeyi simgeliyordu. Bu fikir sanatçılar ve din adamlarınca o denli iyi kavrandı ki Ayasofya, Justinianus döneminden, yani 6. yüzyıldan itibaren tüm Roma kiliselerinin prototipi oldu ve etkileri tüm dünyaya yayıldı.

3.3 Omphalos

3.3 Omphalos

Ana mabedin sağ tarafında, yuvarlak taşlarla örtülü ve süslü başka bir alan daha göze çarpar. Bu alana omphalos adı verilir; daha geç dönemde tahta çıkan imparatorların taç giyme töreni için kullanıldığı düşünülmektedir. Taç giyme sırasında imparator omphalion’un ortasına durur, çevresine 12 nedim yerleştirilirdi. Bu teolojik-siyasi davranış biçimi, Hz. İsa ve 12 havarisi için bir atıftır; aynı zamanda siyasal meşruiyetin ilahiyat kaynaklı olduğuna işaret eder. Bu alanla ilgili çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları aslında buranın kozmosu simgelediğini ve çevresindeki küçük dairelerin 12 burç işaretini temsil ettiği söylenir.

3.4 I. Mahmud Kütüphanesi

3.4 I. Mahmud Kütüphanesi

Osmanlı Sultanı birinci Mahmud tarafından bina içinde yaptırılan bu kütüphane, 21 Nisan 1740’ta açıldı. Türk kütüphane geleneğinde nem önlemek için alt katın genellikle boş bırakıldığını, oysa yapının burada iki payanda arasına sıkıştırılmış bağımsız bir görünümde inşa edildiğini hatırlatalım. Barok üslupta dökülen, olağanüstü işçilikle yapılmış bronz parmaklıklarla ayrılan okuma odası, beş kemerli bir sütun dizisiyle desteklenmiştir.

3.5 Üst Galeri ve İmparatoriçe Locası

Beşik tonozla örtülü üst galeriye, kuzey ve güneyden uzanan rampalarla ulaşılır. Kadınlara ayrılmış ibadethane olarak kullanılan üst galerinin orta balkon bölümü, imparatoriçeye ayrılmıştı. Bu bölüm, yeşil breşten sütunlarla ana mekândan ayrılmış olup zemin döşemesi de mekânın geri kalanından farklıdır. Üst kattaki korkulukların üzeri tamamen haç desenleriyle süslenmişti.

Batı ve güneyde yer alan odalar Türk döneminde papaz odaları olarak anıldı. Ancak bu, büyük ihtimalle sonradan yapılan bir isimlendirmedir. Bu odaların, kaynaklarda sekreton olarak geçen patrik ve metropolit odaları olduğu düşünülmektedir. Mermer kapı ile girilen güney nef üzerindeki galeri; Patrikhane mensuplarının toplantılarını yürüttüğü özel bir alan olduğu düşünülen bir bölmedir. Bu bölüme anlatımın ileride yer alacak mozaiklerini konuşacağımız bölümlerinde tekrar döneceğiz.

3.6 Vaftizhane (Baptisterion)

3.6 Vaftizhane (Baptisterion)

Ayasofya’nın güneybatı köşesinde yer alıyor ve aslen küçük bir avluyla ana yapıdan ayrılmaktaydı; bugün sonradan yapılan eklerle Ayasofya’ya bağlanmıştır. Justinianus’un Ayasofya’sından önce inşa edilmiş bu yapı, Osmanlılar tarafından önce yağ deposu, ardından türbeye dönüştürüldü. Bugün Sultan I. Mustafa (1617–1623) ve Sultan İbrahim’in (1640–1648) türbeleri burada yer almaktadır. Vaftizhane, kutsal suyun havuza aktığı, halkın bu suyu kutsal saydığı bir mekândı. Patrik Ayasofya’dan inip nartekse gelir ve vaftiz törenlerini burada gerçekleştirirdi.

3.7 Türbeler

3.7 Türbeler

Ayasofya Camii’ne bitişik türbeler büyük ölçüde bağımsız yapılar olsa da zamanla camiye eklenmiş ya da mimari unsurlarının dönüştürülmesiyle oluşmuşlardır. Bu bütünleşme Kanuni’nin oğlu II. Selim ile başladı; ardından III. Murad, oğlu Sultan III. Mehmed, I. Mustafa ve İbrahim gibi sultanlarla genişledi. Şehzadelerin gömülmesiyle burası, Osmanlı hanedanının sultan kızları (prenses) ve valide sultanlar gibi diğer üyeleri için de bir merkeze dönüştü. Ayasofya’ya bitişik üç büyük türbe, yapı, çini süsleme ve diğer ayrıntılar bakımından Osmanlı-Türk mimarisinin en güzel örnekleri arasında sayılmaktadır. Osmanlı döneminde Ayasofya bu türbeler ve birazdan aktaracağım yapı birimleriyle bir külliyeye dönüşmüştür.

3.8 İmaret

3.8 İmaret

I. Mahmud’un başlattığı büyük restorasyon sırasında 1742–1743 yılları arasında inşa edildi. Her gün çorba dağıtılır, Perşembeleri pilav ve zerde ikram edilirdi. “Tatlı dilli” aşçıların yoksullara hizmet ettiği bu kurum, vakıf imaretlerinin kapatılmasına dek faaliyetini sürdürdü. Günümüzde bir süre halı müzesi olarak kullanılmış ve sonrasında ziyarete kapatılmıştır. Bu binanın avlu köşesinde bulunan kapısı tam anlamıyla bir şaheserdir.

NOT:
“Zerde, pirinçten yapılan, şekerle tatlandırılan ve safran ile gül suyu ile lezzetlendirilen geleneksel bir Türk tatlısıdır.”

3.9 Medrese

3.9 Medrese

Fethin hemen ardından, acil ihtiyaçları karşılamak üzere Ayasofya’ya bitişik rahip odaları medreseye dönüştürüldü. Fatih Sultan Mehmed’in vakfiyelerine göre asıl Ayasofya Medresesi, kendi vakfı olarak caminin yanına inşa edildi. İnşa tarihinin 1466 olduğu düşünülen bu bina aslında Fatih’in İstanbul’un geleceğinde eğitim için attığı ilk ve son adım değildi. Lakin zamanla diğer eğitim kurumlarının öne çıkmasıyla burası önemini yitirmiş, hatta kapalı kaldığı dönemler de olmuştur. Medrese önce Abdülaziz dönemine tesadüf eden 1873 yılında tamamen yıktırılmış, bu durum dönemin sosyal çevresince eleştirilmiş ve daha sonra betonarme olarak tekrar inşa edilmiştir. Bu bina da 1924 yılında çıkan kanunla medreselerin işlevine son verildikten sonra bir süre belediye tarafından öksüzler yurdu olarak hizmet vermiş ve sonrasında tekrar yıkılmıştır. En son 2017 yılında aslına uygun inşası üzerine çalışmalar yapılmış ve 2022 yılında tekrar inşa süreci tamamlanmıştır.

3.10 İç Avlu Çeşmesi

3.10 İç Avlu Çeşmesi

I. Mahmud tarafından 1740–41 yıllarında yaptırıldı. Sekiz mermer sütuna oturan, mukarnas başlıklı sekiz sivri kemerli bir revakla çevrili bu çeşme, mermer havuzunun her bölümünde bronz musluklar barındırıyor. Osmanlı sanatının Batı etkisiyle baroğa yöneldiği yıllarda inşa edilmesine rağmen revakları, kemerleri ve bütünü kaplayan çizgileriyle klasik Türk üslubuna bağlı kalmıştır.

3.11 Sıbyan Mektebi

3.11 Sıbyan Mektebi

Ayasofya’nın güneybatı avlusundaki bu küçük, zarif yapı taş ve tuğladan düzenli sıralar halinde yapılmıştır. Alt kata çift kemerli, dışarıya açılan bir bölüm, üst kata ise taş merdivenle çıkılır. Üst kat, dört yanının üçünde üçer pencereyle bol ışık alır; üzeri pencereli tamburlu bir kubbeyle örtülüdür.

3.12 Muvakkithane

3.12 Muvakkithane

Namaz vakitlerini belirlemek amacıyla saatlerin saklandığı bu yapı, Fossati kardeşlerin 1846–1849 restorasyonunun hemen ardından Sultan Abdülmecid döneminde inşa edildi. Bizans döneminde yapının güneybatı köşesinde her saatte bir figürü serbest bırakan mekanik bir saatin (horologion) bulunduğunu da belirtmeden geçmeyeyim.

Bölüm 4 — Öne Çıkan Noktalar

4.1 Mihrap

4.1 Mihrap

Yapı içindeki eklemelerin en dikkat çekeni kuşkusuz mihraptır. Bunun nedeni, son derece simetrik bir mimari kurguya sahip olan apsis içinde mihrabın aksa göre eğik konumlandırılmış olmasıdır. İbadetin kıble yönüne doğru yapılma zorunluluğu karşısında başka bir alternatif bulunmadığından, bu asimetrik durum bina camiye çevrilirken mecbur kalınması sonucu ortaya çıkmıştır. Fatih’in Ayasofyaya bir mihrap ve ahşap bir minber yaptırdığını biliyoruz. Mihrabın duvarında eskiden Hazreti Muhammed’e ait seccadeler ve zafer sancakları yer alıyordu. Yapılan tadilatlarla değişikliklere uğramış ve etrafına ilave edilen ilginç detaylarla zenginleştirilmiştir. Hat yazıları oldukça dikkat çekici. Ayasofya’da tercih edilen yazı süslemeleri binanın bütünüyle uyum içerisindedir. Bununla birlikte Kanuni Sultan Süleyman (Muhteşem) döneminde Macaristan seferi sırasında Buda Katedrali’nden alınan şamdanlar mihrabın yanına yerleştirilmiştir.

4.2 Minber

4.2 Minber

Ayasofya’nın Türk döneminden gelen en değerli ve en ilgi çekici eserlerinden biri de minberidir. Bazı eski kaynaklar bu eserin aidiyeti konusunda III. Murad ve IV. Murad arasında isim benzerliği sebebiyle çelişkili bilgiler sunsa da, süsleme detayları incelendiğinde hünkar mahfili altında kullanılan sütunlar, müezzin mahfilleri ve aynı dönemde ilave edilen mermer korkuluklarla bu yapının üçüncü Murad döneminde ilave edildiği sonucuna varılmaktadır. Minber başlı başına Ayasofya’nın içinde barındırdığı en önemli cevherlerdendir. Sonradan ilave edilmesine rağmen kusursuz olarak konumlandırılmış ve bina genel görünümünde göze batmayacak şekilde yapı iç dekorasyonuna güzel karışmıştır.

4.3 Hünkâr Mahfili

Ayasofya Osmanlı döneminde sultanların ve saray halkının sıklıkla uğradığı bir ibadet mekanıdır. Özellikle dini geceler ve önemli günlerde Osmanlı Sultanlarının bizzat katıldığı törenler yapılırdı. Bu denli yoğun geçen programlar ve ibadetler sırasında güvenliğin sağlanması ve sembolik olarak Sultanlara ayrılmış locaların yer alması bir gerekliliktir. Bugün binanın kuzeydoğu köşesinde yükselen zarif yapı 1847-1879 yılları arasında, Sultan Abdülmecid emriyle gerçekleştirilen tadilat sırasında ilave edilmiştir. İlk bakışta doğu üslubuna benzerlik gösteren bu ilave aslında tek başına tasarlanmamıştır. Hemen Topkapı Sarayı tarafından Ayasofyaya bitişik inşa edilen Hünkar Kasrı ile bağlantılı olarak inşa edilmiştir. Bina içerisinde ilk defa inşa edilmemiş ve çeşitli dönemlere tarihlendirebileceğimiz hünkar mahfilleri bulunuyordu. Bununla birlikte gerek ana mekan, gerekse giriş koridorlarında da farklı işlevler için kullanılmış mahfiller bulunur.

4.4 Bergama Küpleri

4.4 Bergama Küpleri

Ana mabede giriş yaptığınızda hemen sağ ve sol köşelerde konumlandırılmış, eğer üst kat galeri katından bakıyorsanız İmparator Kapıları tarafına, batıya doğru baktığınızda zemin katta görebileceğiniz bu küpler Ayasofya’nın en ilginç ilavelerinden. Marmara adalarından çıkan mermerler kullanılan yekpare blokların içi oyularak, oldukça zahmetli bir şekilde üretilmiştir. Birçok kaynağa göre bu küpler Bergamadan üçüncü Murad döneminde getirilmiş olup helenistik izler taşır. Getirildiği dönem olan 16. yüzyılda bu küplerin başlarına mermer bilezikler yapılmış ve bronz kapaklarla tamamlamışlardır. Caminin içerisinde şadırvan olarak kullanılmışlardır.

4.5 Avizeler

4.5 Avizeler

Ayasofya gibi kadim bir yapıda zaman zaman farklı aydınlatma unsurları kullanılmıştır. Bugün Ayasofya’yı süsleyen lambalar, 1847 restorasyonunun ardından yerleştirildi. Mekanı aydınlatma görevi üstlenen bu lambaların tamamı üslup bakımından birbiriyle uyumlu ve sayı olarak da oldukça geniş bir alanı kapsayacak şekilde yerleştirilmişlerdir. Ana kubbeden sarkan en büyük ve en görkemli olanıdır. İçi boş metal formlardan yapılmış bu lambaların alt sıradakileri altın yaldızlıdır. Bu avizeler, 19. yüzyıl Osmanlı ve Doğu Roma lamba üsluplarının şık bir karışımını yansıtarak; Roma’nın yelpaze (palmiye) motifi ile Türk geleneksel Rumi motifini aynı bordür içinde yan yana sunar. Bu avizelerden önce ise III. Ahmed döneminde (1717) asılan tek parça küresel avize bulunuyordu. Fossati’nin restorasyon öncesine ait çizimlerinde de görülebilen bu sekizgen avize, sade tasarımıyla yapının devasa boyutlarıyla muazzam bir uyum içindeydi; yerden yaklaşık 3 metre yüksekte bitiyor, ince demir çubuklardan oluşuyor ve 600 lamba taşıyordu. Son derece estetik olan bu tarihi avizenin restorasyon sonrasında neden kaldırıldığı hâlâ yanıt bekleyen sorular arasındadır.

4.6 Viking Yazıtı (Mı?)

4.6 Viking Yazıtı (Mı?)

Üst katta güney galerideki mermer parmaklıklar üzerinde bulunan bu yazıt, İskandinavya’ya özgü runik alfabesi, Viking Çağı’nın Genç Futhark alfabesi ile, yazılmış olduğu düşünülüyor. Büyük bölümünün okunamadığı bu yazıt, yalnızca en baştaki “Halftan…” isminin seçilebildiği bir yazı sırasından ibaret. 9. yüzyıla tarihlenen bu yazıt bugüne kadar gizemini hala koruyor. Kimileri bunu imparatorluğa bağlı bir paralı asker birliğinin bir mensubu tarafından yazıldığını savunuyor; yaygın olmamakla birlikte, yazıtın Eski Türkçeyle kaleme alındığını iddia edenler de var. Yazıtın Viking askerine ait olduğunu söyleyenlere göre burada “Halvdan… buradaydı (burada yaşadı).” yazmaktadır. Eski Türkçe olduğunu öne sürenler ise: “Çu (bir erkek ismi), arkadaşını duy, bağışla, (o) günahkâr (yani suçlu), bu adam. Ey Aege (Ey Tanrım!), kalbe huzur (sükûnet) ver, koru!” yazıldığını ileri sürüyorlar. Ayasofya’da farklı dillerde pek çok yazıt tespit edildi; bunlar akademik çalışmalara, kitaplara ve makalelere konu oldu. Bu bölümü hazırlarken hem bu konuyu atlamak istemedim hem de bu yazıtın neden bu denli ilgi çektiğini anlamakta zorlandığımı vurgulamak istedim. Ve şunu hatırlatmak isterim: Ayasofya tek bir yazıttan ibaret değildir.

4.7 Hat Yazıtları

Ayasofya’nın bir diğer önemli ve çarpıcı özelliği içinde barındırdığı zengin güzel yazı örnekleridir. Kubbe yazıtları, iç kubbe kemerlerinin buluştuğu noktalardaki sekiz büyük yuvarlak levhalarla birlikte, Ayasofya’nın restorasyonu sırasında Kazasker Mustafa İzzet Efendi tarafından önce küçük ölçekte yazılmış ve daha sonra talebeleri Şefik bey ve Ali Efendi tarafından ızgara yöntemi ile büyütüldüler. 19. yüzyılın ortasına tarihli yazılar altın varakla işlendi. Tersanede (deniz marangozhanesinde) parça parça üretilip içeride monte edilen levhalar yaklaşık 7.5 metre çapında olup ıhlamur ağacından yapılarak yerlerine asılmışlardır. Sırasıyla: “Allah, azamet ve büyüklüğün sahibi”, “Muhammed, ona selam olsun”, “Sıddık Ebubekir, Allah ondan razı olsun”, “İnananlarla inanmayanları birbirinden ayıran Ömer, yüce Allah ondan razı olsun”, “Osman, Allah ondan razı olsun”, “Ali, Allah ondan razı olsun”, “Hasan, Allah ondan razı olsun”, “Hüseyin, Allah ondan razı olsun” yazıları bulunmaktadır.

Kubbede ise Kur’anı Kerim’in Nur Suresi 35. ayetine yer verilmiştir. Burada:

“Allah, göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun misali, içinde lamba bulunan bir kandillik gibidir. O lamba kristal bir fanus içindedir; o fanus da sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır ki doğuya da batıya da nisbet edilemeyen mübarek bir ağaçtan, zeytin ağacından tutuşturulur. Onun yağı, ateş değmese bile neredeyse aydınlatacak. Nur üstüne nur. Allah dilediğini nuruna kavuşturur. Allah insanlara misaller verir. Allah her şeyi bilendir.” yazılıdır.

Mihrap tarafındaki yarım dairesel duvara sekiz küçük levha yerleştirildi; bunlar büyük cami levhalarının küçültülmüş versiyonları ve yine Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin elinden çıkma.

Mihrap duvarı boyunca uzanan çini kuşakta “Allah, O’ndan başka ilah yoktur.” şeklinde başlayan Bakara Suresinin 255. ayetine yer verilmiştir.

Mihrap tarafının sağ ve sol duvarlarında ise farklı boyutlarda yedi hat levhası daha var. Sağ taraftakiler tarihsel açıdan büyük önem taşıyor: dört levha, Ayasofya’ya hediye edilmiş hünkâr hatlarıdır. Üstteki iki levha Sultan II. Mahmud’un, alt soldaki Sultan III. Ahmed’in imzasını taşıyor. İmzasız olan alt sağdaki ise Sultan II. Mustafa’ya ait olduğu biliniyor. Ayasofya’nın maalesef günümüzde bina içerisinde göremediğimiz, alınan, başka yerlerde ikamet eden veya kaybolan güzel yazıları olduğunu da biliyoruz.

Bölüm 5 – Ayasofya Mozaikleri

Bölüm 5 - Ayasofya Mozaikleri

Ayasofya’nın mozaikleri, Doğu Roma sanatının zirve noktalarından birini temsil etmektedir. Çeşitli dönemlerde farklı sahnelerin yer aldığı Ayasofya mozaikleri mistik bir havaya sahiptir. İkonoklazma denilen Tasvir Kırıcılık döneminde Ayasofya’daki tüm figüratif imgeler tahrip edildi ve bu dönemlerin sona ermesinden sonra binayı karakteristik özellikleriyle bilinir kılan mozaikleri çeşitli dönemlerde yapıya ilave edildiler. Bu mozaiklerin pek çoğu, Osmanlı döneminde — 16. yüzyıldan itibaren kademeli olarak, 18. yüzyılın ortasına gelindiğinde tamamen kapatılmaya başlandı. 19. yüzyılın ortalarında Fossati restorasyonu sırasında açıldılar, resmedildiler ve hatta bu sıralarda korunmalarına yardımda olacak müdahalelerle tekrar kapatıldılar. Türkiye Cumhuriyetinin kurulması Ayasofya’nın korunması, tarihinin araştırılması ve elbette mozaiklerinin yeniden doğmasında önemli bir vesile olmuştur. 1932’de Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün isteğiyle öncelikle mozaikler için kurtarma programı başlamış ve bu çalışmalar 1970’lere kadar sürmüştür. Bu süre zarfında sadece uygun restorasyon çalışmaları değil, aynı zamanda bugün bina hakkında bildiğimiz bir çok konuyu aydınlatmaya yaklaştıran arkeolojik kazılar yapılmıştır. Bu sesli rehber projesi kapsamında bugün sadece ziyaretiniz sırasında karşılaşacağınız mozaikleri anlatmayı daha uygun buldum. Halbuki bir çok mozaiği maalesef kaybettik ve henüz daha gün ışığına çıkarılamayanlar da mevcuttur.

5.1 İmparator Aleksandros Mozaiği

5.1 İmparator Aleksandros Mozaiği

Ayasofya’nın üst katında yer alan İmparator Aleksandros mozaiği, kuzey galeride, kemerin arkasında konumlandırılmıştır. Hatta bu ilginç konumu bulunmasını da bir o kadar zorlaştırmış ama aynı zamanda da mozaiği zarar görmekten kurtarmıştır. 10. yüzyılın başlarına tarihlenen mozaik İmparator VI. Leon’un tahta ortak yaptığı genç Aleksandros’u kızıl tenli, kısa kahverengi saçlı genç bir adam olarak tasvir eder. İmparator altın zemin üzerine cepheden betimlenmiştir. Ayrıntılı incelendiğinde altın ve incilerle süslü konik, miğfer biçimli bir imparatorluk tacı taşıdığı görülür. Kardeşinin 912’de ölümüyle 40 yaşında tahtın tek sahibi görünen imparator bu ünvanı uzun süre koruyamamıştır. Kimi kaynaklara göre bir kaza, diğerlerine göre spora düşkün olan imparator zorlu bir polo oyununun ardından yere yığılıp hayatını kaybetti.

5.2 Meryem ve Çocuk İsa

5.2 Meryem ve Çocuk İsa

Tasvir yıkılıcılık hareketinden sonra Ayasofya’ya yapılan ilk mozaik olan Meryem ve Çocuk İsa mozaiği binanın mihrabı yukarı doğru takip edildiğinde, pencerelerin hemen üzerindeki çeyrek kubbeyi süslemektedir. Milattan sonra 867 yılına tarihlenen mozaik Meryemi Tanrı annesi ve kucağında çocuk İsa’yı taht üzerinde tasvir ediyor. Altın zemin üzerine işlenen mozaikte Meryem koyu lacivert, sade bir törensel kıyafetle gösterilirken İsa altın rengi elbiseye bürünmüş şekilde karşımıza çıkar. Bu mozaik öncesinde tasvir yıkıcılığın etkisiyle büyük bir haç figürü bulunuyordu. 29 Mart 867 yılının Paskalyasında Patrik Photios tarafından törenle açılmış Meryem ve Çocuk İsa mozaiği ile bir devir daha geride bırakılmıştır. Neticede “Bir zamanlar hilekârların indirdiği bu tasvirleri dindar imparatorlar tekrar yerine koydurttu.”

5.3 Cebrail ve Mikail

5.3 Cebrail ve Mikail

Yapının kutsal alan kemerinde, Meryem ve Çocuk İsa mozaiklerinin bulunduğu duvarların içinde iki melek tasviri bulunur. Bunlar başmelekler olan Cebrail ve Mikaile aittir. 9. yüzyıla tarihlenen mozaikler sağda Cebrail, büyük ölçüde sağlam kalmış ve onu yeşil, mavi ve beyaz kanatlarıyla, sağ elinde uzun bir asa ve solunda küre tutarken, yüksek saray görevlisi kıyafetleri içinde olağanüstü bir havada betimler. Solda ise Mikail’den yalnızca birtakım parçalar günümüze ulaşabilmiştir. Dikkatli bakıldığında bir kanadın izi, bir ayak, bir elbise seçilebilmektedir.

5.4 Pandantif Melekleri

5.4 Pandantif Melekleri

Ayasofya’nın devasa kubbesine geçişi sağlayan pandantiflerde dört melek figürü bulunmaktadır. Bu tasvirlerde görülen ilahi varlıklar, Doğu Roma sanatında pek bilinmeyen ve Cennette Tanrı’nın tahtını koruduğuna inanılan Serafim Melekleridir. Kanatlarıyla vücutlarının tamamını örten bu meleklerin binanın doğusunda bulunan örnekleri günümüze kadar büyük ölçüde korunarak ulaşmış, batı kanadında yer alanlar ise 14. yüzyılda yaşanan bir depremde zarar görmüş ve fresco olarak tekrar yapılmışlardır. Yüzleri metal bir levha ile örtülü melekler arasında, kuzeydoğu tarafında bulunan meleğin yüzü 2009 yılında temizlendikten sonra ortaya çıkarıldı ve günümüzde halen görülebilmektedir.

5.5 Kuzey Alınlığı ve Kilise Babaları

Üst kat galeriden bakıldığında binanın batı kanadında bulunan İmparatoriçe locası, ya da en rahat seçilebilen güney galeriden bakıldığında tam karşıda, binanın kuzey alınlığındaki mozaikler rahatlıkla görülebilir. Aslında ana mabedin hem kuzey hemde güney kemerleri altında çeşitli mozaikler bu duvarlara dikkatli bir şekilde işlenmişlerdi. Ben bu sesli rehber projesi kapsamında sadece kuzey duvarında bulunan üçünden bahsedeceğim. Uzaktan bakıldığında birbirine benzetilen bu tasvirler yüz ifadeleri ve üzerindeki yazıtlarında işaret ettiği üzere farklı kişileri konu alıyor. Milattan sonra 9. yüzyıla tarihlenen mozaikler İstanbul’da 847–858 ve 867–872 yılları arasında patriklik yapmış Aziz Genç İgnatius, 398–404 yılları arasında İstanbul Patriği olan Aziz İoannes Khrysostomos ve Antakya Patriği Aziz İgnatius Theophoros’u tasvir ediyor.

5.6 Komnenos Mozaiği

12. yüzyıla tarihlenen mozaik İmparator II. Ioannes Komnenos, eşi İmparatoriçe Eirene, çocuk İsa’yı tutan Meryem ve babası tarafından ortak imparator yapılan Prens Aleksios’un tasvirlerine yer vermektedir. Ana panelde figürler idealize edilmiş biçimlerde değil, oldukları gibi tasvir edilmiştir. Bu açıdan mozaik, Bizans portre sanatını gerçekçi bir şekilde yansıtan en iyi örneklerden biridir. Panelde tasvir edilen sahnede, Meryem kucağında İsa’yı tutarken merkezde, İmparator II. Ioannes sağında ve İmparatoriçe Eirene solunda yer almaktadır.

5.7 IX. Konstantinos ve İmparatoriçe Zoe

5.7 IX. Konstantinos ve İmparatoriçe Zoe

Güney galerinin en sonunda, Komnenos Mozaiğinin hemen yanında İmparator IX. Konstantinos, İmparatoriçe Zoe ve ortalarında İsa süslü bir tahta otururken tasvir edilmiştir. 11. yüzyıla tarihlenen bu mozaik, sadece Doğu Roma portre sanatının güzel bir örneği olmakla kalmayıp, dönemin saray kıyafetlerine dair de bilgi vermesi açısından önemli bir eserdir. 1028 yılında ölen babasının yerine tahta çıkan Zoe mozaikte birlikte tasvir edildiği 3. eşiyle kiliseye önemli bir bağış yapmış, bu bağışı simgeleyen emarelerle ve dindar ünvanıyla resmedilmişlerdir.

5.8 Deisis Mozaiği

Güney galeride yer alan en ilginç mozaiklerden biri de 13. yüzyıla tarihlenen, Doğu Roma sanatının en ünlü kompozisyonu Meryem ve Vaftizci Yahya’nın ayakta duran figürleri ve tahtta oturan İsa’yı tasvir eder. Aslında mozaik en alt mermer kornişe kadar uzanıyordu. Ortada İsa’nın ve sağında Vaftizci Yahya’nın yarım figürleri ve solda Meryem’in başı ve sağ omuzu günümüze ulaşabilmiştir. Ayrıca, İsa’nın tahtının mücevherli bacağının bir parçası da kısmen görülebilmektedir. Panelde tasvir edilen sahnede, İsa’nın sağında Meryem ve solunda Vaftizci Yahya, insanlığın kurtuluşu için İsa’dan merhamet dilemektedir.

5.9 Justinianos ve Konstantinos

5.9 Justinianos ve Konstantinos

Güney giriş koridorunda bulunan kapının üstünde yarım daire içerisinde işlenmiş mozaik, ortada tahtta oturan Meryem ve çocuk İsa, solda İmparator Justinianus ve sağda Konstantin’i tasvir etmektedir. Justinianus, inşa ettirdiği Ayasofya’yı Meryem ve İsa’ya sunarken, Konstantin ise kurucusu olduğu şehir olan Konstantinopolis’i sunmaktadır. 10. yüzyılın ikinci yarısına tarihlenen mozaik, figürlerin altındaki yeşil zemin, geriye doğru koyulaşan dört yatay katman halinde tasvir edilmiştir. Arka plan ise her ışık vuruşunda parıldayan ve figürlerin etrafında ilahi bir ışıltı yaratan parlak altın varakla yoğun bir şekilde kaplanmıştır.

5.10 İmparator Kapısı Mozaiği

5.10 İmparator Kapısı Mozaiği

İç giriş koridorunda, binanın zemin katına avludan giriş yapılırken görülebilen mozaik 9. yüzyılın sonu veya 10. yüzyılın başlarına tarihlenmektedir. Hakkında en çok tartışılan ve birçok görüşün ileri sürüldüğü tasvir tam olarak iç giriş koridorunun İmparator kapısının üzerinde konumlandırılmıştır. Hakkında bu kadar farklı görüşün ileri sürülmesinin temel sebebi tasvirde betimlenen İmparatora ait bir unvan veya bir yazının panelde işlenmemiş olmasıdır. Bu gerçek alışılmışın dışında ve çok sık rastlanan bir durum değil. Üstelik bu İmparator mozaiğin ortasında beliren İsa’nın önünde elleri açık, eğilmiş ve secde eder halde görünür. Çeşitli kaynaklar bu İmparatoru birinci Basileios, kimileri de İmparator altıncı Leo olduğunu, bunun sebebinin ise dönemin kilise babası tarafından cezalandırılmış olmasını ileri sürüyorlar. Bu tartışmalar bununla kalmayıp İsa’nın sağında tasvir edilen melek figürünün kimilerine göre başmelek olan Mikaili, bazılarına göre ise bu melek aslında Cebraili tasvir ettiği ileri sürülüyor. Bütün bunlar bir yana mozaik sanki günümüzde süren tartışmalara atıfla İsa’nın sol elinde, bizim sağımızda bulunan metinle bir mesaj veriyor. Metinde “Barış sizinle olsun, ben dünyanın ışığıyım” yazılı. İsa’nın solunda ise Meryem zarif bir şekilde tasvir edilmiş.

Bölüm 6 – Sözler Bittikten Sonra Geriye Kalan

Bölüm 6 - Sözler Bittikten Sonra Geriye Kalan

Dünya, pek çok önemli ve etkileyici yapıya sahne oldu. Benim için tartışmasız ilk sırada olan bu yapı, diğerleri için de her zaman bu listede yer alacaktır.

Bu kutsal yapıda daha kaç kez rehberlik yapacağımı bilemiyorum; ama şunu biliyorum ki Ayasofya sıradan bir bina değil. Hakkıyla anlatılması ve zaman zaman dinleyicinin hayal gücüne bırakılması gereken bir mirası bünyesinde barındırıyor. Size yıllar içinde Ayasofya’yı anlatıp ve aynı zamanda gezerken yaşadığım duyguları bu kısa rehberde anlatamam. Yolda öğrendiklerimin bir özetini aktarmaya çalıştım. Anlatmak isteyip fazla uzayacağını düşünerek çıkardığım bölümler beni gerçekten zorladı. Ayasofya hakkındaki her şeyin anlatılamayacağına her zaman inandım. İyi bir rehber ya da tarihçinin ancak var olan birikimi ileriye taşıyarak gelişebileceğine inanıyorum.

Bu sesli rehber sona erdi; ama aslında her şey yeni başlıyor. Hazırlamış olduğum diğer sesli rehberlere internet sitem üzerinden ulaşabilirsiniz. Sizlere fayda sağladığını düşünüyorsanız mutlaka arkadaşlarınız ve aileniz ile paylaşın. Sorularınız, ilave etmek istedikleriniz ya da kişisel bir tur talebiniz için her zaman bana ulaşabilirsiniz. Ben Oğulcan ÖZDİL. Tekrar görüşmek üzere!